Bugün İzlanda’da 1 Mayıs sadece siyasi bir eylem değil; Laugavegur Caddesi’nde İşçi Bandosu’nun (Labour Brass Band) çaldığı marşlar eşliğinde atılan adımların, ailece katılım sağlanan bir bahar festivaline dönüştüğü gündür. Yürüyüş sonrası sendika binalarında düzenlenen “Baráttukaffi” (Mücadele Kahvesi) ritüeli, İzlanda’nın o meşhur reçelli ve kremalı ince krepleri eşliğinde dayanışmanın pekiştirildiği benzersiz bir gelenektir

Türkiye’deki 1 Mayıs geleneğinin, kazanımların, kanla ve canla ödenen bedellerin yanında İzlanda‘nın 1 Mayıs coşkusunu ve kültürünü yazmak bana kendimi biraz buruk ve uzak hissettirse de eminim, dünyanın belki de en iş ve emek dostu politikalarına sahip ülkelerinden birinin işe, işçiye ve daha da önemlisi emeğe bakışını okumak size iyi hissettirecektir. İzlanda’da 1966 yılından bu yana resmi tatil olarak kutlanan ve yerel dilde “Verkalýðsdagurinn” olarak anılan 1 Mayıs, küresel sekiz saatlik iş günü mücadelesini anmanın ötesinde, toplumun tüm kesimlerinin benimsediği ve geniş kitleler tarafından da kabul edilmiş köklü bir geleneğe dönüşmüş durumda. Geleneksel geçit törenleri, mitingler ve sendika konuşmalarıyla geçen bu gün, ülkenin balıkçılığa dayalı geleneksel yapısından modern ve refah bir sosyal devlet modeline geçişinin de en net aynası.
1894 yılından bugüne: Denizcilerden doğan sendikal güç
Kıta Avrupası ile kıyaslandığında sanayileşmenin çok daha geç başladığı bu topraklarda, emeğin ilk örgütlü sesi fabrikalardan değil, tahmin edeceğiniz gibi fırtınalı kıyılardaki balıkçılardan yükseldi. Ulaşımın henüz at sırtında veya küçük kıyı gemileriyle sağlandığı o zorlu yıllarda, nüfusun okuma yazma oranının şaşırtıcı derecede yüksek olması, sosyalist fikirlerin denizciler ve liman işçileri arasında hızla yayılmasını sağladı. İzlanda’da sürekli sendikal hareketin tohumları, tam da bu atmosferde, 1894 yılında Báran adlı denizci birliğinin kurulmasıyla atıldı. 1916 yılına gelindiğinde ise bugün hâlâ gücünü koruyan İzlanda İşçi Konfederasyonu (ASÍ) kurularak işçi hareketini Sosyal Demokrat Parti ile iç içe geçirdi ve tek bir çatı altında toplamayı başardı.
Peki sokaklar ilk kez ne zaman hareketlendi? 1923 yılında başkent Reykjavík‘te, bando takımının öncülüğünde yapılan o ilk yürüyüşün talepleri oldukça insani ve netti: Sekiz saatlik iş günü, herkes için emeklilik sigortası ve asgari ücretin vergiden muaf tutulması. O yıllarda 1 Mayıs henüz resmi tatil olmadığı için işçiler yürüyüşe katılmak maksadıyla işten izin almak zorundaydı. Dönemin muhafazakar basını bu durumu şiddetle eleştirirken, Hamar makine atölyesinde çalışan ve “Bizim ülkemizde 1 Mayıs’ta çalışmak adet değildir” diyerek işbaşı yapmayı kesin bir dille reddeden birkaç Danimarkalı ve İsveçli tamircinin o isyankar tavrı ilk kıvılcımı çaktı. İşçi sınıfının, henüz bir yıl önce İzlandacaya çevrilen meşhur “Enternasyonal“ marşını sokaklarda yankılandırdığı o gün, aslında bugün kazanılmış olan sarsılmaz hakların da bir bakıma temelini attı.
İzlanda’da ilk 1 Mayıs, 1923
NATO karşıtı öfke ve sokaklara inen kızıl tehlike
İzlanda’da 1 Mayıs tarihi, küresel siyasetin adaya yansıdığı canlı bir sahne. Özellikle 1930 yılında İzlanda Komünist Partisi‘nin kurulmasıyla radikalleşen sokaklar, 1949 yılında ülkenin NATO‘ya katılım süreciyle adeta savaş alanına döndü. 30 Mart 1949’da, Parlamento (Alþingi) NATO üyeliğini oylarken meclis binasının bulunduğu Austurvöllur meydanında toplanan binlerce kişi, İzlanda tarihinin en büyük kırılmalarından birine imza attı. Taşların ve yumurtaların meclis camlarını indirdiği bu dev gösteri, İzlanda polisinin kendi halkına karşı tarihte ilk kez göz yaşartıcı gaz kullanmasıyla sonuçlandı.
NATO ayaklanması, 30 Mart 1949
Keflavík‘teki Amerikan askeri üssünün varlığıyla kalıcı bir krize dönüşen bu öfke, o yıllardaki 1 Mayıs yürüyüşlerine doğrudan sirayet etti. Artık kortejlerde sadece sekiz saatlik iş günü veya ücret artışları konuşulmuyor; Soğuk Savaş’ın ideolojik çatışmaları, muhafazakar kesimin komünizm korkusu, yani Kızıl Tehlike ve NATO karşıtlığı pankartların en ön sırasında yer alıyordu.
Mücadele kahvesi ve edebiyata yansıyan emek
Bugün İzlanda’da 1 Mayıs sadece siyasi bir eylem değil; Laugavegur Caddesi‘nde İşçi Bandosu‘nun (Labour Brass Band) çaldığı marşlar eşliğinde atılan adımların, ailece katılım sağlanan bir bahar festivaline dönüştüğü gündür. Yürüyüş sonrası sendika binalarında düzenlenen “Baráttukaffi” (Mücadele Kahvesi) ritüeli, İzlanda’nın o meşhur reçelli ve kremalı ince krepleri eşliğinde dayanışmanın pekiştirildiği benzersiz bir gelenektir. Hatta günümüzde Efling gibi büyük sendikalar işi bir adım öteye taşıyarak, üyeleri için biletleri haftalar öncesinden tükenen devasa eğlence ve dans geceleri düzenliyor.
Bu ruh, İzlanda edebiyatına da derinden işlemiş durumda. Nobel ödüllü yazar Halldór Laxness‘in “Sjálfstætt fólk” (Bağımsız İnsanlar) romanı mülkiyet ve sınıf çatışmasını tüm çıplaklığıyla yüzümüze vururken, 1 Mayıs ile özdeşleşen “Maístjarnan” (Mayıs Yıldızı) şiiri bugün hâlâ yürüyüşlerde bir marş gibi dilden dile dolaşıyor. Aslında 1 Mayıs, İskandinav kültüründeki pagan kökleri ve Yazın İlk Günü’ne (Sumardagurinn Fyrsti) olan yakınlığı sebebiyle İzlandalılar için dondurucu kışın bitişi ve taze bir uyanış anlamına da geliyor.
Meraklı Kedi 1972 ilk sayısı
1975’te dünyayı sarsan kadınlar ve İzlanda
İzlanda işçi hareketinin en radikal kırılması ise kuşkusuz kadınların sahneye çıkışıyla yaşandı. 1970’lerde kurulan ve adını küresel feminist hareketlerden alan “Rauðsokkur”, yani Kırmızı Çoraplılar, o güne kadar süregelen “erkek işçi” imajını kelimenin tam anlamıyla yerle bir etti. Kendileri kırmızı çoraplar giyerek 1 Mayıs meydanlarına inen bu cesur kadınlar, omuzlarında antik Lysistrata oyunundan ödünç aldıkları devasa bir Venüs heykeli taşıyorlardı. Heykelin üzerine astıkları “Manneskja, ekki markaðsvara” (İnsan, satılık mal değildir) yazılı pankartla; eşit işe eşit ücret, ücretsiz kreş hakkı ve kadınların siyasetteki görünürlüğü gibi talepleri o günlerde ilk kez bu kadar gür bir sesle dile getirdiler.
Kırmızı Çoraplılar Venüs heykeliyle 1 Mayıs’ta, 1970
Kırmızı Çoraplılar’ın başlattığı bu büyük uyanış, 24 Ekim 1975’te İzlanda kadınlarının yüzde 90’ının işi ve evi bırakarak greve gitmesiyle geri dönülemez bir devrime dönüştü. “Kadınların İzin Günü” olarak tarihe geçen bu eylem, 1 Mayıs kutlamalarının dilini tamamen değiştirdi ve toplumsal cinsiyet eşitliğini emek mücadelesinin tam kalbine yerleştirdi. Meydanlarda biriken bu güçlü eylemin rüzgarı, 1980 yılında dünyanın demokratik yolla seçilen ilk kadın devlet başkanı Vigdís Finnbogadóttir‘in de altyapısını hazırlamış oldu.
1975’te yayımlanan Afram Stelpur albümünün kapak resmi
Pandemiden bugüne: Modern kölelik tartışmaları ve yeni gündemler
Zaman geçtikçe mücadele şekil değiştiriyor. 97 yıllık kesintisiz yürüyüş geleneği, 2020 yılındaki pandemi yasaklarında bile durmadı; sendikaların ünlü Harpa Konser Salonu‘ndan yaptığı canlı yayınlarla dijital bir eyleme evrildi. İşçi sınıfının hak arayışı da bunca ilerlemeye ve devlet işleyişindeki kazanımlara rağmen bitmiş değil. 2019 ve 2020 yıllarında otel çalışanları ile hemşirelerin büyük grevleri, hatta grev hakkı olmayan polislerin bile dijital platformlarda yürüttüğü protestolar, 1 Mayıs’ın hâlâ İzlanda’da çalışanların bilincine işlemiş bir mücadele günü olduğunun da en büyük kanıtı.
1 Mayıs yürüyüşünde Venüs heykeli ve kadınlar, 2025
Bugünün ve geleceğin meydanlarındaki en belirgin değişim ise şüphesiz artan göçmen nüfusu. Artık iş gücündeki her dört kişiden birinin göçmen olduğu ülkede sendikalar, bildirgelerini İzlandacanın yanı sıra İngilizce ve Lehçe dillerinde de yayınlayarak günümüz işçi nüfus hareketine de uyum sağlıyor. Turizmden sağlığa kadar ekonomiyi sırtlayan yabancı işçilerin hakları, artan enflasyon ve barınma kriziyle birlikte günümüzün en sıcak tartışma başlıkları. 1 Mayıs meydanlarında “modern kölelik” veya “sosyal damping” gibi kavramların daha sık duyulması, sendikaları 2026 ile 2029 yıllarını kapsayan yeni Göçmen Eylem Planları hazırlamaya ve göçmen işçileri yönetim kadrolarına katmaya itiyor.
İçinde bulunduğumuz 2026 yılı itibarıyla 1 Mayıs, İzlanda’da sadece bir işçi bayramı değil. İzlanda Parlamentosu’nun (Alþingi) aldığı yeni kararla ulusal bayrağın 15 Ağustos’a kadar günün her saati asılı kalmasına izin verilen aydınlık bir dönemin, yeşil dönüşümü savunan Yeşil Yürüyüş’lerin ve yapay zekaya karşı verilen dijital hak arayışlarının da güçlü bir sembolü.
“Gücümüz Herkesin Refahıdır”, 1 Mayıs afişi, 2026
Tüm bu aydınlık tabloya ve iş gücünün yüzde seksenini aşan devasa sendikalaşma oranına rağmen, bu yılki yürüyüşlerin arka planında çok ciddi istatistikler ve geçim kaygıları da yatıyor. Enflasyonun ve konut krizinin gölgesinde, özellikle okul öncesi kurumlarda çalışan vasıfsız personelin yüzde 40’ının ay sonunu getirmekte zorlanması gerçeği meydanların en sıcak başlığı. Buna, iş gücünün dörtte birini oluşturan ve ekonomiyi sırtlayan göçmen işçilerin düşük ücret sarmalına karşı verdiği mücadele de eklenince, omuz omuza yürüyen kalabalıkların tablosu çok daha gerçekçi bir zemine oturuyor.
Ancak tüm bu zorluklara rağmen İzlanda’nın bugün işçi haklarında dünya standartlarını belirleyen, parmakla gösterilen bir ülke olmasının sırrı aslında devasa bütçelerde değil, tam da bu köklü dayanışma kültüründe gizli. Emeği bir piyasa malı değil, insan onurunun temeli olarak gören o derin hassasiyet, 1894’te fırtınalı denizlerde hak arayan balıkçılardan 1975’lerde sokakları titreten kadınlara kadar yüzyılı aşkın süredir ilmek ilmek işlenmiş bir miras. Toplumun neredeyse tamamını aynı çatı altında birleştiren bu sarsılmaz sendikal bağ, bugün yaşanan her yeni krizin yine masada eşit şartlarda çözülebileceğinin en büyük teminatı.
Velhasıl, Reykjavík sokaklarında bando eşliğinde yürüyen işçiler, bize hakların bir lütuf olarak verilmediğini, ancak dayanışmayla kazanılabildiğini hatırlatıyor. Dünyanın en kuzeyinden, buzulların ve volkanların ülkesinden yükselen bu 1 Mayıs coşkusu, işçilerin ve emekçilerin omuz omuza verdiklerinde neleri başarabileceklerini gösteren umut dolu, aydınlık bir ilham kaynağı olmaya devam ediyor.
Bu coşkulu ve umut dolu tabloyu, günün mücadele ruhuna uygun şekilde bitirelim. İzlanda edebiyatının çınarı, Nobel ödüllü Halldór Laxness‘in bugün hâlâ 1 Mayıs meydanlarında hep bir ağızdan bir marş gibi okunan o meşhur “Maístjarnan“ (Mayıs Yıldızı) şiiriyle…
Laxness’in dondurucu İzlanda kışının ardından işçi saflarında doğan umudu ve dayanışmayı anlattığı o unutulmaz dizelerindeki gibi:
“Pencerede bahar fırtınası,
Uğuldayan dondurucu bir rüzgar var,
Ama bildiğim bir yıldız var,
Parlayan tek bir yıldız,
Ve şimdi kardeşlerinden güç alıyor,
Dalgalanan bayrakların altında,
Geleceğin yoluna doğru ilerleyen o safların içinde…”