DOLAR
45,8977
EURO
53,2705
ALTIN
6.483,99
BIST
13.662,75
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Mehmet Altan yazdı | Basın tarihi: Çürümenin tarihi

Askeri vesayetten sivil vesayete, “kışla parfümlü” zihniyetten “camii parfümlü” otoriter rejime geçildi

Mehmet Altan yazdı | Basın tarihi: Çürümenin tarihi
17.01.2024 14:40
38
A+
A-

Mehmet Altan*

2007 yılını tararken en çok önemli olaylardan birinin de “e-muhtıra” olduğunu görüyorsunuz.

Haliyle “e-muhtıra” basın tarihinin de çok çok önemli olaylarından biri oldu.

“E-muhtıra”nın ne olduğunu, muhtırayı veren Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın ölümü ertesinde bir portresini yayınlayan BBC Türkçe şöyle özetliyordu:

“Ancak AKP, Gül’de ısrarcı oldu ve TBMM’de 27 Nisan 2007’de cumhurbaşkanlığı seçimi için ilk tur oylama yapıldı. AKP’nin aday gösterdiği Abdullah Gül’e 361 oy çıktı.

CHP, cumhurbaşkanı seçilmek için TBMM üye tam sayısının üçte iki çoğunluğunu oluşturan 367 oy alması gerektiğini ifade ederek, Anayasa Mahkemesi’ne müracaat kararı alırken, asıl sürpriz gece yarısına doğru geldi.

Genelkurmay Başkanlığı internet sitesine gece 23.30’da konulan bildiride, ‘Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel bedellerinin aşındırılması için bitmez tükenmez çaba gösterildiği, hatta milli bayramlara alternatif kutlamalar yapıldığı’ belirtiliyordu. Siyasi tarihe ‘27 Nisan e-muhtırası’ olarak geçen bildiri, şu ihtarla bitiyordu:

“Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu ulu başkan Atatürk’ün, ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve o denli kalacaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık vazifeleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı katidir.”

* * *

O dönemi incelerken, 2007 AB İlerleme Raporu’nun “değerlendirmesini” de merak ettim.

AB İlerleme Raporu, “Güvenlik güçlerinin sivil denetimi” bölümünde şunları yazıyordu:

Silahlı Kuvvetler, çok önemli ölçüde siyasi etkinlik göstermeye devam etmiştir. Silahlı Kuvvetlerin üst seviye mensupları, Kıbrıs, laiklik ve Kürt sorunları dahil olmak üzere, iç ve dış siyaset hususlarında kamuya yönelik açıklamalarını arttırmışlardır.

Genelkurmay Başkanlığı, birkaç sefer Hükümetin beyan ve kararlarına kamusal alanda tepki göstermiştir.

Genelkurmay Başkanlığı, iddia edildiği şekilde laikliğin güç kaybetmekte olduğu tasasını dile getiren bir muhtırayı web sitesinde yayımlamak suretiyle Nisan 2007 Cumhurbaşkanı seçimi sürecine direkt müdahale etmiştir.

Silahlı Kuvvetlerin üst seviye mensuplarının, özellikle güvenlik ve azınlık haklarına ilişkin bahislerde bilimsel araştırma ve kamuya yönelik tartışmaları sınırlamak için çeşitli girişimleri olmuştur.

Öte yandan ordu çeşitli vesilelerle basını hedef almıştır. (bkz. İfade Özgürlüğü bölümü) Güvenlik, Kamu Nizamı ve Destek Birliklerine ilişkin 1997 EMASYA saklı Protokolü yürürlüktedir.

Genelkurmay Başkanlığı ve İçişleri Bakanlığı arasında imzalanan protokol iç güvenlik mevzularında, makul kaidelere bağlı olarak, sivil makamların talebi olmaksızın askeri operasyon yürütülmesine imkân tanımaktadır.”

“….Genel olarak, askeri makamlar üzerinde tam bir sivil kontrol ile savunma harcamalarının Parlamento tarafından kontrolü bahislerinde ilerleme sağlanmamıştır. “

* * *

AKP, rejimi demokratikleştirme söylediği söz vermesine karşın bunu yapmadı. Onun yerine bu rejimi kendi çıkarları için kullanmayı tercih etti.

Örneğin YÖK’ü kaldırmak yerine bu kurumu ele geçirmeyi hedefledi…Ve üniversiteleri yok etti.

Dünyanın saygın üniversiteleri arasında yer alan hiçbir üniversite kalmadı.

Özellikle 2011 sonrasında Türkiye askeri vesayetten uzaklaştıkça sivil otoriterliğe yol aldı.

Askeri vesayetten sivil vesayete, “kışla parfümlü” zihniyetten “camii parfümlü” otoriter rejime geçildi.

Demokrasi, birbirlerine aykırıymış görünen vesayet yanlıları tarafından hep dışlandığı için hâkim güç değiştifakat otoriterlik ve baskı artarak devam etti.

Hukuk ve anayasal düzen göstermelik olarak bile kalmadı.

* * *

2022 İlerleme Raporu‘na da baktım.

Bakın son rapor, ülkenin nasıl tuz buz olduğunu raporun özet kısmında nasıl anlatıyor:

“Türkiye’deki demokratik kurumların işleyişinde önemli eksiklikler bulunmaktadır. Rapor döneminde, demokratik gerileme devam etmiştir.

….Seçimler, seçmenlere gerçek siyasi alternatifler arasında seçim yapma imkânı sunmuş ve seçmen iştiraki yeniden yüksek olmuştur ancak medyanın yayınlarındaki taraflı tavrı ve eşit kaidelerin sağlandığı bir ortamın bulunmaması iktidara haksız avantaj sağlamıştır.

…. Anayasal yapı, yetkileri, Cumhurbaşkanlığı seviyesinde merkezileştirmeye devam etmiştir ve bu yapı yürütme, yasama ve yargı arasında sağlam ve tesirli bir kuvvetler ayrılığı temin etmemektedir. Etkisiz bir istikrar ve denetleme sistemi, yürütmenin yalnızca seçimler vasıtasıyla demokratik olarak hesap verebilir olduğu manasına gelmektedir.

Siyasi çoğulculuk, muhalefet partilerinin ve münferit olarak milletvekillerinin hedef alınması ile zarar görmeye devam etmiştir.

Hükûmetin, muhalefet partilerinin belediye başkanları üzerindeki baskısı yerel demokrasiyi zayıflatmaya devam etmiştir.

Düzenleyici kurumların çoğu hâlâ direkt Cumhurbaşkanlığına bağlıdır.”

Bu, aslında çürümenin resmidir.

* * *

Türkiye neden çürüdü?

Bunun herhalde derinlemesine araştırılması gereken birçok sebebi var.

Üç askeri darbe görmüş, yıllarca askeri bir vesayetin hukuksuz uygulamaları altında ezilmiş, Mussolini’den ödünç alınmış faşist ceza kanunlarıyla her türlü fikirsel gelişme yolları kesilmiş, entellektüellerini mahpuslara doldurmuş hatta öldürmüş, eğitimi bir propaganda aracına çevirmiş bir rejimin toplumu çürütmemesi mümkün değildi.

Çoğunluk oylarına sahip AKP, gerisindeki çoğunluğa güvenerek bu çürümeyi pervasızca ortaya serdi.

Bir azınlık tarafından desteklenen askeri vesayetin ortaya koyduğu devlet makyajını da sildi attı.

Makyaj da silinince ortada hiçbir sınır kalmadı. Anayasayı açıkça çiğneyen bir yargı sistemi oluştu. Yargısız devlet olamayacağı için devlet de çöktü.

Toplum ise bir nefret histerisi içinde akıldan düzgünce koptu gitti.

* * *

Bu, acıklı ve ürkütücü bir tablo.

Ama bu tablonun bütün misyonunu siyasalların üstüne yüklemek fazlaca kolaycılık olur sanıyorum.

Asıl soru, bu toplum niye bu çürümeye, yoksullaşmaya, baskıya hiç ses çıkarmadı?

Bunun da araştırılması gereken birçok karşılığı olabilir.

Cumhuriyetin Osmanlı’dan bir köylü toplumu devralmasından, üretimsizliğin çaresizliğine, toplum olarak ürettiğinden fazlasını harcamasından eğitimin taa baştan itibaren iğdiş edilmesine kadar birçok neden söylenebilir.

* * *

Türkiye, bu gitgide hızlanan çürümeden ve yoksullaşmadan kurtulabilir mi?

Toplumda güçlü bir kurtulma isteği gözükmüyor.

Daha çok bu çürümeden bir hisse koparma yarışı var gibi…

Sanki Türkiye nereye doğru gittiğini fark edemiyor.

Gene de çok ümitsiz olmamak gerekiyor. 

Belki toplum bu yaşanan acılara dayanamayıp bir demokratikleşme ve barış dönemi talep edebilir…

Neticede bu ülkede ne yaşanacağına, kendi geleceğine bu toplum karar verecek.


P24’ten alınmıştır.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.