DOLAR
32,4049
EURO
34,5396
ALTIN
2.458,34
BIST
9.814,19
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
26°C
İstanbul
26°C
Az Bulutlu
Salı Az Bulutlu
24°C
Çarşamba Az Bulutlu
21°C
Perşembe Az Bulutlu
18°C
Cuma Yağmurlu
15°C

Mehmet Altan yazdı | Basın tarihi: Erguvanlar

İnsanların bir türlü kendileri olamadıklarını, en çok ‘kendileri olmaktan’ korktuklarını, kendileri olmaktan utandıklarını, saklandıklarını, kendilerini saklayabilmek için gerçek olmayan hayatlar icat ettiklerini, aslında var olmayan ‘bir başkasını’ taklit etmeye çalıştıklarını gördü erguvanlar

Mehmet Altan yazdı | Basın tarihi: Erguvanlar
03.04.2024 16:40
0
A+
A-

Mehmet Altan*

Büyük bir bahar sevinci yaratan yerel seçimlerle irtibatlı haberler neler olur diye 2007 gazetelerine bakarken Londra ile Manş Tüneli arasındaki yüksek süratli demiryolu çizgisinin ikinci kademesinin 14 Aralık 2007’de açıldığını gördüm. Birleşik Krallık’taki bu tek süratli demiryolunun ilk basamağı da 28 Eylül 2003’te açılmış.

* * *

Manş’ın altındaki tüneldeki süratli tren macerası, bir ara “asrın projesi” olarak takdim edilen Marmaray’ı getirdi aklıma.

Marmaray Projesi de beni Theodosius Limanı’na savurdu.

Projenin hafriyatları sırasında Teodosyus Limanı ortaya çıkmıştı.

Teodosyus LimanıBizans İmparatorluğu‘nun başkenti Konstantinopolis‘in güneyindeki antik ticarî limandı.

Savrula savrula eski çağlara doğru uzanan seyahatime orada son verdim.

* * *

2007 yılına geri döndüm.

Baba Evi açısından hareketli bir yıl olduğunu gördüm.

Babam Çetin Altan Milliyet’te, Ahmet Altan Hürriyet’te, ben de Star’da yazıyordum.

Ben Sabah’tan Star’a yeni geçmiştim, Ahmet Altan benzer yılın sonunda Hürriyet’ten ayrılacaktı.

* * *

O yıllarda neler yazdığımızı merak ettim.

Babam şöyle yazıyordu:

“Gövdesini daha rahat yaşatanlarla,
gövdesini daha rahat yaşatamayanlar arasındaki açı ve problemler da; bin bir belaya, bin bir yamukluğa,
gizemli kılcal damarlarla
beyinselliği de kapsayan bin bir
komplekse, aşağılık hislerine,
olduğundan fazla görünmelere,
hırslanmalara, öfkelenmelere, çatışmalara,
öldürme ve öldürülmelere
-çağlar uzunluğu ağırlığında- bir türlü
tedavi edilemeyen sosyo-psikopatolojik
berbat ‘nedenler’ yaratır.

* * *

Yakın tarihimize şöyle bir baktığımızda da; gövdesini iyi yaşatanların, iyi yaşatamayanları nasıl uyuttuğu göze çarpmakta…

Ya hamasi bir ırkçılık babalanması: Türk’ün güneşleriyle dünya ufku ağardı; Türk olmasa tarihe yazılacak ne vardı?

Ya mistik bir umut yaratma. Öldükten sonra cennet yer olmayı hak etmek için uyulması gereken kural ve yöntemler…”

* * *

Hürriyet’e haftada bir tam sayfa edebi yazılar yazan Ahmet Altan‘ın 17 yıl önceye denk gelen yazısının da konusu insandı.

Uysal bir bahar yağmuru yağıyor.

Gökyüzü kapalıyapraklarında biriken su damlacıklarıyla erguvan ağaçları güya öbür bir hayatın ışıklarıyla güneşli bir gün parlıyor.

Bu kentin şiirini onlar yazıyor. Bazen Bakii yazıyor:

“Dürr ü yakut ile nahl-i murassa sandım

Erguvan üzre dökülmüş katarat-ı emtar”

Bazen Hilmi Yavuz gibi yazıyor:

“Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden

geriye yalnızca erguvanlar kaldı”

Yağmur yağdığında ‘üzerlerine inciler dökülmüş yakutlar’ gibi ışıldayan erguvanlar geçip gidiyor ve geriye yalnızca erguvanlar kalıyor.

Onlara bakarken ‘geriye yalnızca erguvanların kalacağını’ biliyorum, şiirli bir yokluğun yolcuları olduğumuzu, binlerce yıldır onların o sessiz yakut bakışlarıyla izlediği hayatın, kendilerini olduğundan daha önemli sanan konukları olduğumuzu…

Bu kentin ev sahibi onlar.

Bizanslıları da Haçlıları da Osmanlıları da gördüler.

Değişik lisanlar, değişik kıyafetler, değişik geleneklerle akan bir insan ırmağının kıyısında duruyorlar.

Her şey değişiyor.

Erguvanlarla hislerimiz değişmiyor.

Hepimiz yaşamak macerasının acemileriyiz.

Bunu, onlar biliyor.

Harmaniyeleriyle, zırhlarıyla, kaftanları ve peçeleriyle önlerinden geçen onca insan hep kusurları yaptılar, ‘misafir’ olduklarını unuttular, hislerini küçümsediler, onları sakladılar, hep bir diğer vakte ertelediler, ‘bir öteki zaman’ olmadığını hiç bilemediler, hissettikleriyle yaşadıkları arasında uçurumlar oluştu.

Hep bir oburu olmak istediler.

İnsanların bir türlü kendileri olamadıklarını, en çok ‘kendileri olmaktan’ korktuklarını, kendileri olmaktan utandıklarını, saklandıklarını, kendilerini saklayabilmek için gerçek olmayan hayatlar icat ettiklerini, aslında var olmayan ‘bir başkasını’

Kuşaktan nesle hep kusurları tekrarladıklarını…

‘İşte tenha her yanımız, hep tenha ne aradık sözcüklerin kuytularında ne bulduk soldukça çoğalan dilimizde’

Hep tenha oldu her yanımız, kalabalıkları aradıkça biz tenhalaştık, kendimizi bırakıp ‘bir başkası’ olmaya gittik.

Başkaları bizi terk ettiğinden tenhalaşmadık, kendimizi ilk terk eden bizdik.

Onun için tenhalaştık.”

* * *

 

Benim de pozisyon “insan” mış:

“Bizde… ‘Vatan hizmetini’ farklı bir şekilde yapmak isterseniz… Alternatif bir ulusal hizmet talep ederseniz…

O an hayatınız kayıyor.

Mesela Osman Murat Ülke bunu talep etti.

Başına gelenleri biliyor musunuz?

Sekiz sefer tutuklanma… İki yıl hapis…Eziyet, cefa.

Halbuki bu, Avrupa Kurulu üyesi tüm ülkelerde temel bir hak…

Ve temel bir özgürlük…

Türkiye hariç.
 

* * *

Avrupa’da çok sıradan olan bir hak… Bizde ömrü yok eden bir terminatöre dönüşmekte.

Neden?

Çünkü biz temel hak ve özgürlükler kavramından çok uzağız.

Temel haklarımız…

Temel özgürlüklerimiz…

Kimsenin elimizden alamayacağı, doğuştan elde ettiğimiz haklar.

Kimsenin elimizden alamayacağı, doğuştan elde ettiğimiz özgürlükler bunlar.

* * *

Türkiye ‘düşmanlar ve düşmanlıklar yaratmadan’ nasıl tahlil üretir?

Türkiye ‘sorunları’ kavgasız nasıl çözer?

Bunların tek bir yanıtı var:

Temel hak ve özgürlükleri Avrupa standardında uygulayarak.”

* * *

2007 Yılı medyasına “Baba Evi” üzerinden örnekler verirken ortak bahsin insan olduğunu fark ettim.

İnsanı inkâr eden ve hamasete abanan bir garipliğin daima büyüdüğünü de bir kere daha gördüm.

* * *

Şimdi tekrar erguvanlar zamanı…

Bahar, umudu ile geldi.

2007 yılı basın tarihine devam edeceğiz.


P24’ten alınmıştır.
ETİKETLER: , , , ,
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.