DOLAR
44,7285
EURO
52,7888
ALTIN
6.892,59
BIST
14.058,51
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Tacan İldem | İran savaşı: Uluslararası düzendeki kopuş ve NATO

İran’a karşı yürütülen savaş, yalnız askeri bir çatışma olarak değil, uluslararası sistemdeki daha derin bir dönüşümün yansıması olarak okunmalıdır. Bugün sahada yaşananlar kadar, bu süreci yöneten liderlik anlayışı, NATO’da müttefikler arasındaki ilişkilerin niteliğinin ve küresel düzenin işleyiş biçiminin de sorgulanmasına yol açmaktadır. Böyle bir tabloda Ankara’daki NATO Zirvesi bir dönüm noktası olabilir mi?

Tacan İldem | İran savaşı: Uluslararası düzendeki kopuş ve NATO
30.03.2026 19:00
7
A+
A-

Tacan İldem, Büyükelçi (E)

İran’a karşı yürütülen savaş artık sadece kamuoylarına satılmaya çalışılan askeri başarılarla açıklanamaz hale geldi. Savaş bir aydan fazla sürerken, daha derinde bir yerde, bir liderlik krizi, transatlantik ayrışma ve uluslararası düzenin aşınması eş zamanlı olarak yaşanıyor. Bu tablo, bir başka yazımda üzerinde durduğum uluslararası sistemdeki “yapısal kırılma”ya işaret ediyor; mesele artık sadece savaş değil, düzenin dayanıklılığı ve hatta düzensizliğin direncidir.

Bu çerçevede öne çıkan en önemli unsur, ABD’nin küresel bir güç olarak sergilediği liderlik profilindeki aşınmadır. Washington’un aldığı kararlar ve verdiği mesajlar, klasik anlamda öngörülebilir ve kurumsal temellere dayanan bir dış politika yaklaşımından her gün mantık sınırlarını zorlayan uygulamalarıyla uzaklaştığı görüntüsünü pekiştirmektedir. Başkan Donald Trump’ın söylemleri ve ani yön değişiklikleri, yalnız rakipleri nezdinde değil, müttefikler arasında da ciddi bir güven sorunu yaratmaktadır.

Bu durum, liderliğin yalnızca güç kullanımıyla değil, güvenilirlik ve öngörülebilirlikle de ilgili olduğu gerçeğini bir kez daha göstermektedir. Bugün karşı karşıya kalınan tablo, ABD’nin askeri kapasitesinden ziyade, bu kapasitenin hangi akıl çerçevesinde kullanıldığına dair soru işaretlerini öne çıkarmaktadır.

Küresel yönetişimde boşluk

İran savaşı bağlamında dikkat çeken bir diğer husus, küresel yönetişim mekanizmalarının zayıflığıdır. Birleşmiş Milletler (BM) başta olmak üzere uluslararası kurumlar, krizin yönetiminde belirleyici bir rol oynayamamaktadır. BM, pasif ve etkisiz görüntüsüyle adeta felç olmuş bir yapıyı simgeliyor; ileride yeniden kurulacak bir uluslararası düzende bu haliyle işlev veremeyeceği gerçeğini adeta sessizce ilan ediyor.

Büyük güçler arasındaki rekabet, ortak hareket etme kapasitesini zayıflatmakta; krizler ise daha çok ad hoc ve parçalı tepkilerle yönetilmeye çalışılmaktadır.

Bu bağlamda İran savaşı, kurallara dayalı uluslararası düzenin iflas edişinin son somut örneği olarak kabul edilebilir. Kuralların yerini güç politikalarının aldığı bir ortamda, krizlerin daha öngörülemez ve yönetilmesi zor hale gelmesi kaçınılmazdır.

Algı savaşı ve meşruiyet meselesi

Sahadaki askeri gelişmeler kadar önemli olan bir diğer boyut, yürütülen algı savaşıdır. Taraflar yalnızca askeri üstünlük sağlamak için değil, aynı zamanda uluslararası kamuoyunda bugünkü şartlarda esasen anlamını yitirmiş meşruiyet kazanmak için de mücadele etmektedir.

Bu noktada ABD’nin karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardan biri, izlediği politikanın uluslararası meşruiyetinin giderek daha fazla sorgulanmasıdır. Müttefikler arasındaki görüş ayrılıkları ve küresel güneyde yükselen eleştiriler, bu meşruiyet sorununu daha görünür hale getirmektedir.

Meşruiyetin zayıflaması ise askeri gücün etkinliğini de dolaylı olarak sınırlayan bir faktördür. Çünkü uzun vadede sürdürülebilir sonuçlar, yalnızca güç kullanımına değil, aynı zamanda kabul gören bir siyasi çerçeveye dayanmak zorundadır.

Öte yandan, Ukrayna’daki savaşla bütünleşmekte olan İran savaşı, bölgesel ve küresel düzeyde yeni güç dengelerinin şekillenmesine de zemin hazırlamaktadır. Bölge ülkeleri, büyük güçlere mutlak bağımlılığın risklerini daha açık biçimde görmekte ve alternatif denge arayışlarına yönelmektedir. Geçen haftaki yazımda değindiğim Körfez ülkeleri bakımından geçerli olan arayış bunlardan sadece biridir.

Bu süreçte, esnek ortaklıklar, çok taraflı işbirliği modelleri, diğer bir anlatımla “minilateralism” ve bölgesel güvenlik düzenlemeleri daha fazla önem kazanmaktadır. Ancak bu tür arayışların kısa vadede istikrarlı bir yapı üretmesi kolay görünmemektedir.

NATO İttifakı’nın sessiz çözülmesi mi?

İran savaşı, Kuzey Atlantik ittifakı içinde bir süredir biriken gerilimleri de su yüzüne çıkarmıştır. Bu gerilimler, klasik anlamda açık bir kopuştan ziyade, daha sinsi ve kademeli bir ayrışma emaresi vermektedir. Elbette İttifak içinde 1956 Süveyş Kanalı krizinden bu yana çeşitli görüş ayrılıklarına tanık olunmuş ve bunlara rağmen müttefikler İttifak önceliklerini belirlemede ve bunlara uygun hareket etmede aralarındaki birliği koruyabilmişlerdir. Bu defaki sınama İttifakın önde gelen müttefiki ABD Başkanı’nın NATO’ya pervasız bakışıdır.

Böyle bir tablo içinde müttefikler, ABD’nin izlediği çizgiye doğrudan angaje olmaktan kaçınmakta; bunun yerine daha temkinli ve mesafeli bir tutum benimsemektedir. Bu yaklaşım, yalnızca İran’a yönelik askeri operasyonlara ilişkin farklı değerlendirmelerden değil, aynı zamanda ABD’nin karar alma süreçlerindeki öngörülemezliğe duyulan derin rahatsızlıktan kaynaklanmaktadır.

Bu noktada dikkat çeken bir diğer husus, NATO’nun kurumsal kimliğini ilgilendiren tartışmalardır. İttifakın en üst düzey sözcüsü ve temsil makamı Genel Sekreter koltuğunda oturan Mark Rutte’nin, oydaşma kuralının çalışmalarının temelinde olduğu NATO’da, müttefiklerin tutumları arasında denge gözeten bir konumdan uzaklaştığına dair bir algı müttefik ülkeler başkentlerinde ve kamuoylarında uç vermektedir. Bu bağlamda kendisine yöneltilen eleştiriler, belirli bir müttefikin (ABD) ulusal siyasa çizgisine ve önceliklerine yakın durduğu ve “ölçüyü kaçırdığı” yönündedir. Elbette anlık tepkileriyle çelişkili tutum ve söylem geliştirebilen Trump liderliğindeki ABD’yi angaje edip yapıcı bir çizgiye imale etmek, İttifak içi dinamikleri belli bir dengede tutabilmek Genel Sekreter makamında kim olsa kolay değildir. Nitekim Trump’ın ilk Başkanlık döneminde NATO’da Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaptığım dönemde Genel Sekreter Stoltenberg’in farklı yaklaşımları uyumlu hale getirebilmek için nasıl “gergin bir ipte cambazlık” yaparcasına özenle hareket ettiğini, ama müttefikler arasında herhangi bir rahatsızlığa neden olmadan bu işi başarabildiğini hatırlıyorum.

Böyle bir ortamda İttifak içinde “sessiz bir çözülme” olabileceğine ilişkin kaygıların güçlenmemesi önemlidir. Elbette kategorik bir çözülmeden söz etmek en azından şu an için mümkün olmasa da, İttifakın büyük ve önemli bir üyesi ülke ile diğer müttefikler arasında güven aşınmasının ve stratejik mesafe koyma ihtiyacının var olduğu bir gerçektir.

Bu karmaşa ve uluslararası düzenin kırılması karşısında Türkiye ve NATO

NATO balistik füze savunma kalkanı tarafından önlenen İran’a ait üç füzenin Türk hava sahasına yönelmesine rağmen Ankara’nın soğukkanlılığını koruması ve NATO’nun kurucu belgesi Washington Antlaşması’nın müttefikler arasında danışmalara imkan veren 4. maddesini işletmekten kaçınması dikkat çekici bir tavır olmuştur. Geçtiğimiz yıl Rus insansız hava araçlarınca hava sahası ihlal edilen Polonya süratle 4. Madde çerçevesinde konuyu NATO Konseyi’nde danışmalara konu etmişti. Türkiye’nin 2015 Kasım’ında Rus savaş uçağını düşürmesine neden olan hava sahası ihlali ve Suriye’deki iç savaşla bağlantılı gelişmeler üzerine 4. Maddeyi İttifakın yakın tarihinde en çok işleten müttefik olduğu ise hatırlanacaktır (O zaman ABD’de Obama yönetimi bulunmaktaydı). Türkiye’nin bu defa çok daha karmaşık bir jeopolitik ortamda farklı bir tutum almasını stratejik itidal olarak yorumlamak mümkündür. Aslında böyle bir karmaşık ortamda ani tepki yerine serinkanlı bir muhakemenin yeğlenmesi doğru bir yaklaşımdır. Türkiye bakımından bu savaşın çok taraflı bir NATO–İran çatışmasına dönüşmesinin arzu edilmemesi ve bunu önleyecek bir çaba sergilenmesi doğaldır. Avrupalı müttefikler de esasen bu bakış açısına sahip olduklarını Trump’ın başlattığı savaşta kendilerini safına çekme girişimine karşı çıkmakla göstermişlerdir. Böyle bir ortamda diplomasinin devrede olması gerektiği inancıyla Ankara’nın, bazı bölge ülkeleriyle birlikte gerilimi yumuşatmaya katkı sağlayacak çaba içinde olması yerindedir.

NATO’nun Ankara’da Yapacağı Zirvenin Önemi

7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da düzenlenecek Devlet ve Hükümet Başkanları düzeyindeki NATO Zirvesi’nin kaderini belirleyecek kritik öge Trump’ın tavrı olacaktır. Trump’ın “NATO hiçbir şey yapmadı” şeklindeki çıkışları, sadece sert değil, aynı zamanda ironiktir. Çünkü ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a karşı başlattığı savaş öncesinde bir bölgesel örgüt olan NATO’nun sorumluluk alanı dışında kalan Ortadoğu’da atacağı kritik adımları müttefiklerle danışarak belirlemediği apaçık ortadadır. Dolayısıyla kendi inisiyatifiyle (NATO dışındaki bir ülke olan İsrail’in önayak olmasıyla) başlattığı böyle bir savaşa, emrivaki yapar şekilde, müttefikleri dahil etmeye çalışmasını kabule imkan bulunmamaktadır.

Ortadaki keskin çelişki şudur: Washington hem tek başına hareket ediyor, hem de NATO İttifakını kendisine destek olmadığı için etkisiz olmakla suçluyor.Trump’ın tüm söyleminde NATO’yu sanki ABD’nin içinde yer almadığı bir örgüt olarak takdim edişi ise ayrı bir garabettir. Trump’ın her “NATO” dediğinde çoğu zaman aslında Avrupa’yı (zihninde ideolojik olarak karşıtlık içinde olduğu AB olsa gerek) kastettiğini tahmin etmek güç değildir. Bu yaklaşımın ise İttifakı bir ortak savunma yapılanmasından ziyade, münhasıran ABD’nin güç projeksiyonuna katkısı beklenen bir platforma indirgeme riski taşıdığı söylenebilir. Oysa sahadaki gerçek farklı bir duruma işaret ediyor. Kriz coğrafyasına yakın konumdaki Türkiye dahil diğer müttefiklerin genel olarak daha temkinli, daha stratejik ve daha gerçekçi davrandıkları görülüyor. Başka bir ifadeyle, özgül askeri güç Washington’da olsa da; stratejik akıl giderek diğer müttefik ülkeler başkentlerinde şekilleniyor. Trump Yönetiminin izlediği siyasanın belirsizliği ve öngörülmezliği ile beslenen müttefikler arasındaki yaklaşım farklılığı ise İttifak içinde var olması hep arzu edilen birlik ve insicamın kaynağı olan itimadın erozyona uğramasına yol açıyor. Burada akla gelen soru Ankara’daki zirvenin bu gidişatı tersine çevirip çeviremeyeceğidir.

Şunu hatırlamak gerekir ki, Trump’ın Başkan olarak katıldığı zirveler genellikle kısa, sınırlı odağa sahip ve stratejik derinlikten uzak biçimde gerçekleşmiştir. Bunda adı geçenin dikkat süresinin görece kısa oluşunun da kuşkusuz rolü vardır. Dolayısıyla Ankara’daki zirvenin de benzer bir formatta gerçekleşmesi sürpriz olmayacaktır. Yine Trump’ın Başkanlık dönemlerinde örneklerine rastlandığı şekilde Zirve bildirisinin de birkaç paragraftan oluşmasını beklemek gerçekçilik gereğidir. Tabiatıyla İran savaşındaki gelişmelerin seyri Trump’ın zirveye katılmasına engel olur mu, o da ayrı bir soru işareti olarak zihinleri meşgul edecektir.

Tüm kısıtlayıcı faktörler zirveyi önemsiz kılmaz. Aksine, doğru yönetilirse, bu zirve, NATO’nun asgari ortak paydasını yeniden tanımlayabileceği nadir fırsatlardan biri olabilir. Zirvenin başarılı geçmesinde çıkarı olan ev sahibi Türkiye’nin rolü kritiktir. Ankara hem NATO’daki hazırlıklarda, hem de ikili ve çoklu formatta kilit müttefik ülkelerle yapacağı zamanlı danışmalarla Zirve’nin çıktılarının şekillenmesine katkı sağlamalıdır. Bu bağlamda pek çok müttefik bakımından beklenti Washington Antlaşması’nın 5. maddesine bağlılığın güçlü biçimde teyit edilmesi olacaktır. Çünkü mevcut güven bunalımının panzehiri, sadece askeri kapasite değil, ortak siyasi iradedir.

Aynı zamanda NATO’nun hangi coğrafi yönden gelirse gelsin tehdit ve sınamalara hazırlıklı olmasını sağlayan “360 derece” yaklaşımının inandırıcı biçimde ortaya konması gerekiyor. Ukrayna savaşı, İran krizi ve Orta Doğu’daki gelişmeler birlikte ele alınmadan üretilecek bir mesaj eksik kalacaktır. 360 derece yaklaşımını güçlendirecek, Türkiye’nin hassasiyet duyduğu meselelerin başında gelen ve İttifak Stratejik Konsepti’nde Rusya’nın yan ısıra ana tehdit kaynaklarından olan terörizmle mücadelede ortak hareket ve dayanışma vurgusu elbette önemli olacaktır.

Burada ihmal edilmemesi gereken bir husus da İran savaşının seyrinin Ankara’daki Zirve atmosferine yapacağı etkidir. O tarihe kadar çatışma tırmanarak devam ederse ayrışma derinleşir; gerilim kontrol altına alınırsa uzlaşma zemini genişler.

Tabiatıyla basında yer alan spekülatif nitelikteki kimi haberde iddia edildiği şekilde, Trump’ın, Zirvede, müttefik ülkelerden savunma harcamalarını GSYİH’nın yüzde 5’ine çıkarmayanların İttifakın kilit karar ve faaliyetlerinde yer alamayacaklarına dair bir yöntem tartışmasını başlatmaya çalışması zirvenin başarı şansını ortadan kaldıracaktır. Umalım Trump öyle bir harekete yönelmesin. Elbette Ankara Zirvesi tek başına transatlantik güven bunalımını çözemez. Ancak, uluslararası sistemin yeniden inşasına giden yolda “dayanıklılığı artırma” yönünde atılabilecek somut bir adım olabilir. Bunun gerçekleşmemesi durumunda ise, her ne kadar NATO’nun ömrünün Trump’ın ve Trump benzeri yönetimlerin ömründen uzun olacağı savlanabilirse de, NATO’nun karşı karşıya olduğu iç riskin daha da büyümesi gündeme gelebilir.

Sonuç

İran savaşı, askeri bir çatışmanın ötesinde, uluslararası sistemin temel dinamiklerini etkileyen çok katmanlı bir krizdir. Bu kriz, liderlik anlayışındaki sorunları, ittifak ilişkilerindeki aşınmayı ve küresel yönetişimdeki yetersizlikleri aynı anda görünür kılmaktadır. Bugün ortaya çıkan tablo, yalnızca bir bölgesel savaşın değil, aynı zamanda küresel düzenin yeniden şekillendiği bir dönemin işaretlerini taşımaktadır. Bu süreçte belirleyici olacak olan, askeri gelişmelerden ziyade, uluslararası aktörlerin bu dönüşüme nasıl yanıt vereceğidir. Zira, mevcut eğilimler derinleşirse, dünya daha parçalı, daha öngörülemez ve daha kırılgan bir güvenlik ortamına doğru sürüklenmeye devam edecektir.

Bu bağlamda, doğru diplomatik hazırlık ve dikkatli bir siyasi yönlendirmeyle, Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi uluslararası ortamdaki kırılmanın İttifak açısından sarsıcı etkilerinin asgariye indirileceği ve NATO müttefiklerinin aralarındaki temel ortak paydayı yeniden teyit edebilecekleri bir fırsat sunabilir.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.