Mekke Savunma Anlaşması’nın metninin açıklanmaması ve meclis onayından geçmemesi, söz konusu metnin somut bir içerikten yoksun ve muğlak olduğu değerlendirmelerini beraberinde getirirken anlaşmaya taraf olan Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ortak bir tehdit algısına sahip olmaması dikkat çekiyor. Pakistan’ın Hindistan’ı, Suudi Arabistan’ın İran’ı, Türkiye’nin ise İsrail’i öncelikli tehdit olarak gördüğü mevcut tabloda bu hamlenin, ABD’nin Asya-Pasifik sahasında Çin ile gireceği küresel rekabete odaklanabilmek amacıyla Orta Doğu ve çevresindeki güvenlik yükünü müttefiklerine devrettiği stratejiyle tam bir uyum taşıdığı belirtiliyor.
Körfez’in tek başına Washington tarafından korunamaması üzerine Suudi Arabistan’ın ikincil bir güvenlik şemsiyesi arayışıyla şekillenen çok katmanlı yapı; Hazar, Doğu Akdeniz, Hürmüz Boğazı ve kritik ticaret koridorlarının kontrolü mücadelesini barındırırken Türkiye’nin de NATO, Ukrayna ve Kızıldeniz süreçleri üzerinden ABD’nin yeni güvenlik mimarisine giderek daha fazla entegre olduğu ve özellikle Yemen sahasında ciddi risklerle karşı karşıya kaldığı vurgulanıyor.
Mekke Savunma Anlaşması’nın çıktılarını gazeteci Mehmet Ali Güller ile konuştuk.
“Üç ülkenin ortak bir tehdit algılaması yok”
Mekke Savunma Anlaşması’nın metninin yayınlanmamasını içeriğinin dolu olmamasıyla ilişkilendiren Güller, üç ülkenin ortak bir düşman algısının olmadığına işaret etti. Güller’e göre anlaşma ABD’nin güvenlik mimarisiyle uyumlu:
“Mekke Savunma Anlaşması bizzat iktidar tarafından ‘pakt’ olarak nitelendiriliyor ancak anlaşmanın metni yok. Meclis’e gelmedi ve onaylanmadı da. Bunu sorgulamak gerekiyor. Önem verilen bir savunma anlaşmasının metninin neden açıklanmadığına bakmak gerek. Bu, metnin içinde yer alan ve üç ülkenin kamuoyunun da henüz hazır olmadığı, içeriğin sıkıntı doğurabileceği anlamına mı geliyor yoksa adı ‘Ortak Savunma Anlaşması’ olsa bile içeriği tam dolu değil mi? İkincisinin ağır bastığını düşünüyorum. İttifak anlaşmaları tehdit algılaması üzerine yapılır. Üç ülke neden ortak savunma anlaşması yapsın? Koşullara bakınca üç ülkenin ortak bir tehdit algılaması mümkün değil. Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye için farklı koşullar var. Pakistan açısından birincil tehdit Hindistan. Suudi Arabistan İran ile rekabetini ön plana çıkarıyor. Türkiye ise İsrail’i tehdit olarak algılıyor. Ancak üç ülkenin de ortak bir tehdit algılaması yok. Bu durumda nasıl ortak bir savunma anlaşması olabilir? Metin, içi doldurulabilecek durumda değil. Hakan Fidan da bunu kast etti. Kervan yolda düzülecek gibi bir durum var. Etrafı muğlak bırakılmış, somut bir içerik olmadığı net olan bir anlaşma. Trump’ın açıklaması da önemli. Trump’ın açıklaması, ‘Amerika anlaşmanın neresinde?’ tartışmasına anlam katmış bir açıklama. Trump’ın memnun olduğu görülüyor. Amerikalı senatör bir açıklama yapıp anlaşmanın, doğrudan Trump’ın güvenlik mimarisine uygun olduğunu söylemişti. Trump’ın açıklaması sürpriz değil.”
“Bu anlaşma, Amerika ile üç ülkenin ikili savunma anlaşmalarını tamamlıyor”
Mekke Savunma Anlaşmasının, Amerika’nın yeni belirlediği savunma ve güvenlik stratejisiyle ilgili olduğunu belirten Güller, Washington’ın yük paylaşımı yaptığını söyledi. Güller’e göre Amerika güç kaybı yaşamasaydı böyle bir anlaşma imzalanmazdı:
“Bu anlaşma Amerika’nın karşısında konumlandırılabilecek bir anlaşma değil. Pakistan da Suudi Arabistan da Türkiye de bu anlaşmayı, Amerika ile var olan savunma anlaşmalarını bütünleyen bir mekanizma olarak tarif ettiler. Suudi Arabistan’ın Amerika ile çok önemli savunma anlaşmaları var. Türkiye’nin de hem ikili savunma anlaşmaları var hem de NATO anlaşmaları var. Pakistan ordusu ve istihbaratının Amerika ile özel ilişkileri olduğunu biliyoruz. Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı bizzat Trump tarafından Beyaz Saray’da ağırlandı. Kendisiyle kripto paradan yapay zekaya kadar her şey konuşuldu. Üç ülkenin Amerika ile askeri mutabakatının olduğu süreçler yaşanıyor. Bu anlaşmayı, Amerika ile bu ülkelerin ikili savunma anlaşmalarını tamamlayan bir anlaşma olarak tanımlamak gerekiyor. Bu anlaşma, Amerika’nın yeni belirlediği savunma ve güvenlik stratejisiyle ilgili. Aralık ve ocak ayında yayınlanan güvenlik ve savunma stratejisi belgelerinin temel bir özelliği vardı. Amerika Donroe Doktrini’ni uygulayacaktı ve ‘Batı Yarımküre benim çöplüğüm’ diyordu ancak diğer yarımkürede de Çin ile mücadele edeceğini ve bu sebeple gerek Avrupa gerek Orta Doğu’daki işlerini müttefiklerine paylaştırmak istediğini savunma stratejisinde ifade etmişti. Üç başkentin Mekke Anlaşması’nı bütünleyen mekanizma olarak tariflemesine bakınca ortaya çıkan şeyi, stratejiye uygun olarak Amerika’nın yük paylaşımı yaptığı yönünde değerlendirilebiliriz. Amerika güç kaybı yaşamasaydı, tek kutuplu dünya sürüyor olsaydı, Ukrayna-Rusya meselesini istediği gibi çözseydi ve İran’a diz çöktürmüş olsaydı bugün böyle bir anlaşma olmazdı. Bu üç ülke de bunu bütünleyen bir anlaşmaya ihtiyaç duymazdı.”
Körfez ülkelerinin güvenliğinin Amerika tarafından garanti edilememesi sebebiyle üçlü ittifaka ihtiyaç duyulduğunu kaydeden Güller, ittifakın akıbetine ilişkin gelişmelerin Washington’ın gücüne bağlı olduğunu ifade etti:
“Bu süreç, Körfez’in İran füzeleri tarafından darmaduman edildiğini gösterdi. Körfez, Suudi Arabistan başta olmak üzere Amerika tarafından garantilenemedi. Üçlü ittifak kurmak biraz da bu realitenin üstüne konuldu. Bu anlaşma, Suudi Arabistan’ın tarifiyle ‘çok katmanlı’ bir anlaşma. Suudiler Amerika’nın güvenlik şemsiyesinin yanına Türkiye ve Pakistan ile ikinci bir güvenlik şemsiyesi inşa etmeye çalışıyor. Anlaşmanın ikili karakterini bu oluşturuyor. Amerika bölgede zayıfladı. Ancak Amerika’nın Orta Doğu’da müttefiklerine yük paylaştırma stratejisinin de içerisinde olan bir anlaşma bu aynı zamanda. Bu ittifakın nasıl genişleyeceğini, Mısır’ın dahil olup olmayacağını, İran ile bu ittifakın ilişkisinin ne olacağını Amerika’nın bölgedeki gücüyle göreceğiz. Amerika, İran’ın çevrelenmesini müttefiklerine bırakarak İran meselesini istediği gibi çözerek Çin’e odaklanmak istiyor ancak bunun olması için İsrail’in güvenliğinin garanti edilebilmesini de istiyor. Bu da birkaç unsura bağlı. Suudi Arabistan merkezli Körfez ülkelerinin İsrail ile İbrahim Anlaşması modelini uygulayıp uygulamayacağına bağlı. Bir de İsrail’in Türkiye ile ilişkisinin normalleşip normalleşmeyeceğine bağlı. Tom Barrack, Körfez’de yaptığı açıklamalarda ‘Göreceksiniz, önümüzdeki dönemde Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e kadar ilişki geliştirecek’ demişti. Bu ilginç bir iddia. Amerika, İsrail’in güvenliğini garantiye almak için Türkiye ile normalleşmesini ve Körfez ile İbrahim Anlaşması’nın yapılmasını istiyor. Bunun bir yolu da Gazze’ye bağlı. Suudi Arabistan gibi bölgede Arap liderliği hevesi olan bir ülkenin, Trump’ı Gazze meselesinde Orta Doğu kamuoyunu ikna edebilecek bir noktaya getirebiliyor olması lazım. Amerika, Gazze Barış Kurulu’nun Netanyahu’yu zorlayıp bazı tavizler kopararak süreci Trump’ın istediği noktaya çekip anlaşmanın imzalanmasını bekliyor. İttifak işe yarayacak mı, hedef ne, hedef ülke kim gibi soruların yanıtlarına ek olarak bu ittifak nasıl genişleyecek ve İran’a tutumları ne olacak?”
“Anlaşma, birkaç düzlemde birden ele alınmalı”
Anlaşmanın en üst düzlemde Amerika-Çin rekabeti üzerinden ele alınması gerektiğini belirten Güller, Hürmüz’den IMEC Projesi’ne kadar pek çok hattın önemine işaret etti:
“Meseleyi birkaç düzlemde birden ele almak gerek. En üstteki düzlem küresel olarak Amerika-Çin rekabeti düzlemi. Bunun merkezinde Çin’in liderliğini yaptığı Kuşak ve Yol Projesi var. Amerikalılar bunu hangi noktalardan düğümleyeceklerini düşünüyorlar. Bunu Batı Asya’ya indirgediğimizde ikinci bir düzlem başlıyor. Hazar, Karadeniz, Aden Körfezi, Doğu Akdeniz ve Arap Körfezi’nde Hürmüz Boğazı düzlemi var. Buralarda kontrolün kimde olacağı meselesi önemli. İran savaşı ilk başladığında ‘Amerika’nın petrole ihtiyacı mı var da saldırsın?’ tartışması vardı. Ancak bunun bir anlamı yok. JD Vance dahi İran’a saldırının birincil hedefinin Amerikan halkına ucuz petrol sağlamak olduğunu söyledi. Amerika sadece petrolü değil rakibine hangi yoldan gideceğini, o yolun kontrolünde olup olmayacağını da önemsiyor. Babülmendep, Hürmüz, İstanbul Boğazları ve Hazar…Bütün bu yollar ikincil bir düzlemde rekabet alanı oluşturuyor. Üçüncü düzlem de var. Mekke ittifakını yapan ülkelerin kendi jeopolitik hedefleri ve bunu daha üst düzlemdeki hedeflerle olan uyumu ya da çatışması mevcut. Güney Kafkasya’dan geçecek Zengezur’un akıbeti, Körfez’i Irak üzerinden Türkiye’ye bağlayan kalkınma yolu, Hicaz Demiryolu… Bütün bunlar ikinci düzlemdeki çatışma alanlarıyla uyumlu mu değil mi buna bakılıyor. Ayrıca Pakistan’ın kuzey ve güney hattındaki durumu, Körfez’in hemen ağzındaki stratejik durumu, IMEC Projesi’ne uyumu ya da karşıtlığı… Bu da üçüncül düzlemi oluşturuyor. Bu tartışma, birincil düzlemde Amerika-Çin arasındaki Kuşak ve Yol tartışmasıyla, ikincil düzlemde Batı Asya’daki denizlerin ve boğazların tedarik zincirlerinin ve enerji nakil hatlarının kimin kontrolünde olacağı meselesiyle ilgili. Üçüncüsü ise Türkiye ve Suudi Arabistan gibi bölge kuvvetlerinin kendi ulusal çıkarları için gözettiği nakil hattı gibi meselelerin diğer düzlemlerle uyum içinde olup olmayacağı.”
“Kızıldeniz’de 11 ülkenin harekete geçmeye çalışması dikkat çekici”
Türkiye’nin pozisyonuyla ilgili de konuşan Güller, Yemen’in riskli bir saha olduğunu ifade etti:
Türkiye, NATO Zirvesi ile birlikte bir nevi bölge ülkeleri içinde Amerika’nın güvenlik mimarisine daha entegre olarak yeni görevler üstleniyor. Bunu Ukrayna’da da Amerikan silahlarının Türkiye üzerinden satılması da dahil olmak üzere görüyoruz. Boğazda Karadeniz ve dolayısıyla Karadeniz’in komşularını etkileyecek nitelikde deniz komutanlığının kurulması, Adana’da NATO karargahının kurulması gibi. Son olarak Kızıldeniz’de Türkiye de dahil 11 ülkenin ortak bir güç harekete geçirmeye çalışmasını birlikte düşünmek gerekiyor. Bu üçünü birlikte düşünmek gerekiyor. Ukrayna’ya destek vermek, NATO’nun alan kaydırmasında rol almak ve Yemen’e karşı Suudi Arabistan merkezli bir güç havuzunun içinde olmak birbirini tamamlıyor. Bir risk var. Yemen en riskli saha.”