6 Şubat’tan bugüne; aldığı her nefeste içi sızlayan, attığı her adımda şehrini özleyen, dünyanın neresinde olursa olsun kalbi Antakya için duran, Antakya için çarpan herkese…

Mahir Dönmezer
Kimine göre bir yıl geçti üstünden, kimine göre asırlar. Kimine göre daha dün gibi, kimine göre hiç gelmeyecek yarınlar.
Anneme sorsan olsa olsa bir kâbus; ha gayret, birazdan uyanacak.
Aslında hepimiz o kâbusun içine sıkışıp kaldık.
Ama biz Antakyalılar sanki başka türlü de bir karanlıktayız. Hepimiz tuhaf, akıl almaz, ürkütücü bir Araf’tayız. Sanki tüm zaman, mekân, gerçeklik duygumuzu bir gecede yitirdik.
Bir gecede karanlığa, kaosa, dehşete teslim olduk.
Ne oldu? Ne zaman oldu? Nasıl oldu?
Yüzyıllardır halkına kol kanat geren doğunun o şefkatli, o anaç kraliçesi, nasıl oldu da bir gecede çocuklarını terk edip gitti?
Onca medeniyetin beşiği, eşiği, göz bebeği… ne ara haritadan silindi?
Çan ne zaman düştü? Ezan ne zaman sustu? Hazzan nereye gömüldü?
Ömrümüzün coğrafyası, ömrümüzün atlası, ömrümüzün ciğerparesi; sokaklarımız, renklerimiz, seslerimiz, kokularımız, lezzetlerimiz, hikâyelerimiz…
Yıkıntılar arasında arayıp arayıp bulamadığımız canlarımız gibi hatıralarımız da… Sahip olduğumuzu sandığımız her şey nasıl oldu da bir avuç toza toza, bakıp da inanamadığımız devasa boşluklara dönüştü?
Allah aşkına Antakya nereye gitti?
Biz ne ara çocuklarımızın ölüsüne bile razı olduk da onu bile bulamıyoruz?
Yakınlarımızı, şehrimizi, anılarımızı yitirdik ama sadece o kadar da değil; biz geleceğimizi yitirdik.
Ve en kötüsü umudu yitirdik.
Yitirdik çünkü kaybettiklerimiz yetmezmiş gibi geri kalanları da çaldırdık.
Yıkıntılarımızı, enkazımızı bile çaldılar. Geriye kalan bir parça temiz alan, doğa, nefes alan ne varsa hepsini toza, moloza boğdular.
Annem, kâbus görmeye devam ediyor.
Ve ben nicedir, annemi o kâbustan uyandırabilmenin bir yolunu arıyorum.
Öyle kolay bir yol olmadığını biliyor ama yine de vazgeçmiyorum.
Tüm depremzede annelerin ifadelerine yerleşmiş olan o gücenik, kırılgan ifadeyi bir nebze olsun silebileceğimiz bir yol arıyorum. Tüm çocukların bakışlarını gölgeleyen o perdeyi delip geçebilecek küçücük bir ışık… Şehrimizin hâlâ ve yeniden var olabileceğine dair küçücük bir umut, sadece kabuslardan ibaret olmayan bir düş arıyorum.
Her şeye rağmen aydınlık bir yarın düşü…
Bu düşü birlikte görebileceğim dostlarımı, kardeşlerimi, yoldaşlarımı arıyorum.
“Antakya umudun adı olabilir mi?” diye sorduğum herkes, en yakınlarım bile delirmişim gibi bakıyor yüzüme. Kimi kırık dökük sözcüklerle geçiştirmeye çalışıyor, kimi sessizce.
Ama ben aramaya devam ediyorum.
Evet belki de delirdim. Bu şartlarda, bu iktidarla, bu imkanlarla… imkânsız!
Ama Antakya ayağa kalksın istiyorum. Hatta öyle bir kalksın ki tüm dünyaya örnek olsun. Küllerinden güzeller güzeli bir Zümrüdü Anka doğsun.
Neden olamayacağını bir türlü anlayamıyorum? Anlamıyorum.
Ne yapacağız?
Hayatımızın her köşesine çöreklenmekte olan örgütlü ve sistematik kötülüğe böylesine kolaylıkla teslim mi olacağız?
Tüm tarihimizi ve hikayemizle birlikte onurumuzu ve geleceğimizi; hikmetinden sual olunmaz ticaret erbabına, türlü türlü rant imkânlarına, iktidarlarına yeni yeni payandalar eklesinler diye açgözlü yamyamlara mı teslim edeceğiz?
Atalarımızın mirası, çocuklarımızın armağanı -hem de şimdiye kadar kurulmuş olanların ve dahi Akdeniz’in en güzeli– bir sanat ve masal şehri olarak, o binlerce yıllık eser ve değerlerimize de bağlı kalarak yeniden inşa edemez miyiz şehrimizi?
Neden yapamayalım ki?
Atalarımız tam yedi kez kurmuşlar. Her yıkıldığında inatla, inançla, sabırla…
Biz yapay zekâ çağında kendi şehrimizi kurmayı hayal edemiyorsak başka bir suçlu aramamıza gerek yok.
Bizim önce hayal kurmaya, sonra o hayali kurmaya ihtiyacımız var. Ve hiç öyle başkasından beklemeden her birimiz kendi hayalini kurmaya başlamalı.
Eğer her şeyiyle senin istediğin gibi bir şehir olsaydı nasıl bir şey olurdu?
Başka türlü bir şey?
Düşle…
Hayal tamamsa kurması kolay.
Düşlerimizi gerçekleştirmek için neye ihtiyacımız var?
Toprak, tuğla, taş, iş gücü, makine, ekmek, bilgi, plan, …
Bir kez bunu kavradığımızda gerisi matematik…
Matematiği çözeriz, okumuş cin gibi çocuklarımız, bilim insanlarımız, uzmanlarımız var.
Ama matematikle bitmiyor, hesapladığımız tüm bu şeyler için bize bir mucize gerek.
Mucizeye gelince….
O kıyamet gecesinden sonra, tüm engellemelere rağmen bir yolunu bulup yardım elini uzatan, canhıraş koşturan, varını yoğunu tereddütsüzce paylaşan, evlerini açan; dehşet ve acıyla kavrulan ruhumuzu iyiliğin, kardeşliğin, dayanışmanın sağaltıcı etkisiyle sarıp sarmalayan o insanlardan daha büyük mucize mi var?
Üstelik bu mucizeyi ilk görüşümüz de değil. Gölcük Depreminde, Düzce Depreminde, orman yangınlarında, sellerde, Kaz Dağlarında, Cerattepe’de, Akbelen’de, Gezi’de tekrar, tekrar tekrar gördük.
Ve yine biliyoruz ki başımız sıkıştığında yardıma koşacak olan, cehennemin ortasına bir an bile tereddüt etmeden dalan, çıplak el, yalın ayak yardıma koşan hayata sahip çıkmaya çalışan milyonlarca güzel insan….
Eğer bu muhteşem yardımlaşma duygusuna, dayanışmaya, bu kahramanlığa, bu mucizeye sahip çıkamazsak, kadim Antakya’yı sonsuza kadar kaybedeceğiz. Atalarımızın binlerce yıldır sürdürdüğü, barış içinde bir arada yaşama geleneğini, o hoşgörüyü, o tarihi, o zenginliği kaybedeceğiz.
Eğer biz bugünden kararlı bir şekilde ayağa kalkıp müdahil olmazsak, tüm o iş makinaları çekip gittiğinde elimizde ruhunu yitirmiş, kavruk, toz ve betondan mamul ve malul bir şehir kalacak.
Depremin üzerinden 1000 gün geçti ve biz hâlâ Antakya’ya bir mucize borçluyuz.
Gidenlere borçluyuz. Kalanlara borçluyuz. Arafta titreşip duran o kayıp ruhlara borçluyuz.
Biz bunu kendimize borçluyuz.
Bizler size borçluyuz. Sizler kendinize ve çocuklarınıza.
Sonuçta Antakya’da nefes almaya, çocuklarını büyütmeye, gidenlere ağlamaya, kalanlarla avunmaya, afetlere lanet edip, mucizelere şükretmeye devam edecek olan biz Antakyalılarız.
Bizim dayanışmaya, umut etmeye, inatla direnmeye, itiraz etmeye… bizim kendi hayatımıza, şehrimize, geleceğimize sahip çıkmaya ihtiyacımız var.
Bizim şehrimizi ayağa kaldırmaya, zeytinlerine, portakal ağaçlarına sahip çıkmaya ihtiyacımız var.
Ama her şeyden önce bizim yola çıkmaya ihtiyacımız var.
Mevcut olan her şey bunun imkânsız olduğunu, akıl işi olmadığını mı söylüyor?
O halde bizim birlikte delirmeye ihtiyacımız var.
Olmayacak hayaller kurmaya.
Mucizelere inanmaya.
Kötülerin hep kazanmayacağına.
İyi ve onurlu insanların birlikte ayağa kalkabileceğine.
Başlangıç olarak sadece birlikte düş kurmaya ihtiyacımız var. Birlikte düş görmeyi de öğreneceğimiz, bir çatıya, bir yola, bir yönteme, bir molaya.
“Bir insan bir rüya görüyorsa, bu yalnızca bir rüyadır. Ama eğer iki insan aynı rüyayı görüyorsa bu yeni bir gerçekliğin başlangıcıdır.”*
*Friedensreich Hundertwasser