DOLAR
47,3723
EURO
53,9859
ALTIN
6.129,72
BIST
13.687,86
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Basıl-a-mayan bir kitabın hikâyesi

Akademi Unutmazsa, yalnızca bir kitap değil, aynı zamanda bir soru: Bir kurum, kendi hafızasını kaybettiğinde ne olur?

Basıl-a-mayan bir kitabın hikâyesi
20.03.2026 16:00
12
A+
A-

Prof. Dr. Utku Perktaş

Bu yazıyı bir kitabı tanıtmak için değil, bir kitaba giden yolu göstermek için yazıyorum.

Tarihte, düşüncenin dolaşıma girmesi her zaman açık ve kurumsal kanallar üzerinden olmadı. Kimi zaman bu kanallar kapandığında ya da daraldığında, metinler başka yollar buldu. Sovyetler Birliği’nde “samizdat[1]” olarak adlandırılan bu pratikte, yasaklanan ya da yayımlanamayan metinler yazarları tarafından gizlice çoğaltılır ve elden ele dolaşıma sokulurdu. Bu yalnızca bir yayın biçimi değil, düşüncenin var olma ısrarıydı.

Bugün koşullar farklı olsa da, benzer bir soruyla karşı karşıyayız: Düşünce için alan daraldığında, o düşünce kendine nasıl bir yol bulur?

İnsan, içinde yaşadığı alanla birlikte üretir. Yaşam alanı düşünmeye, itiraz etmeye, soru sormaya ve yeniden anlamaya imkân veriyorsa, ona karşılık vermek de mümkün olur. Ama o alan zamanla besleyici niteliğini kaybetmeye, hatta kendi anlamını aşındırmaya başladığında, geriye çoğu zaman sessizce uyum sağlamak ya da buna bir yerden ses çıkarmak kalır.

Uyum sağlamak mümkündür elbette. İnsan hayatına devam eder, kendine yeni bir denge kurar, hayatta kalır. Ama bazı alanlar vardır ki orada yalnızca hayatta kalmak yetmez. Orada sıradanlaşmadan kalabilmek için, olan bitene dönüp “Bu nedir?” diye sormak gerekir.

Belki de bu yüzden Jean-Paul Sartre’ın aydın tanımı hâlâ önemlidir: “Kendisine görev verilmediği halde, dünyadaki bütün sorunlardan sorumluluk duyan kişi aydındır.”

Bu sorumluluk, yalnızca olup bitene değil, eksilen ve görünmezleşen olana da yönelmeyi gerektirir. Çünkü bazen bir kurumun, bir toplumun ya da bir düşünce alanının durumu, orada bulunanlardan çok artık bulunmayanlarla anlaşılır.

Ekolojide “karanlık çeşitlilik” (dark diversity) olarak adlandırılan bir kavram vardır. Bu kavram, bir ekosistemde bulunmayan ama o ortamın ideal koşullarında var olabilecek türleri ifade eder. Yani bir sistem yalnızca içinde barındırdıklarıyla değil, barındıramadıklarıyla da tanımlanır.

Üniversite de bugün biraz böyle görünüyor. Var olanla değil, eksilenle de okunması gereken bir alan. Düşüncenin, merakın, eleştirinin ve birlikte üretmenin mümkün olduğu bir zemin hâlâ kavramsal olarak orada; ama bu potansiyelin her yerde karşılık bulduğunu söylemek zor. Belki de asıl mesele, görünen değil, artık görünmeyen bu çeşitlilikte yatıyor. Olması gereken düşünsel canlılık yer yer geri çekiliyor; aydınlık eksiliyor. Aydın sıfatı hâlâ yerinde duruyor ama aydınlatıcı gücü giderek bir boşluk gibi hissediliyor.

Sorumluluğun içinden yazmak

Üniversitedeki akademik personelin de, en azından ideal durumda, böyle bir sorumluluk duygusuna sahip olması gerektiğini hep düşündüm. Yazmak da benim için bir süredir bu sorumluluğun bir uzantısı oldu: hem anlamaya çalışmanın hem ses vermenin hem de duymak isteyenler için bir iz bırakmanın yolu.

Türkiye’de üniversite üzerine konuşurken çoğu zaman sayılardan söz ediyoruz: kaç üniversite var, kaç öğrenci var, kaç yayın var. Oysa daha temel bir soru giderek görünmez hâle geliyor: Üniversite dediğimiz kurum aslında neyi temsil ediyor — ve nitelik bu temsilin neresinde?

Bu soruya dönmem, planlı bir akademik çalışmanın sonucu değildi. Daha çok zaman içinde biriken deneyimlerin ve gözlemlerin doğal bir uzantısıydı.

Neredeyse altı yıldır Yetkin Report’ta yazıyorum; Murat Yetkin’in açtığı bu alanda bildiklerimi paylaşmaya çalışıyorum. Başlangıçtaki niyetim oldukça basitti: bilimsel bilgiyi akademik dilin sınırlarının dışına çıkararak daha geniş bir okurla paylaşabilmek. Ancak zamanla bu çaba yalnızca bilim iletişimiyle sınırlı kalmadı. Bir fen bilimci olarak, kendimi giderek sosyal bilimlerin ifade alanına daha yakından bakarken buldum.

Aslında merak ettiğim konu, içinde yer aldığım kurumdu: üniversite.

Geç kalmış bir soruydu bu. Ama yalnızca benim için değil. Çevremdeki birçok öğretim üyesinin de benzer bir sorgulamayı ya hiç yapmadığını ya da artık önemsemez hâle geldiğini fark ettim.

Peki üniversite neydi?

“Akademi” adını, Platon’un ders verdiği Akademos’un bahçesinden alıyordu — bir düşünce mekânı, akıl yürütmenin alanı. “Üniversite” ise Latince universitas’tan geliyordu — öğretim üyeleri ve öğrencilerden oluşan bir birlik.

Bu iki kavram bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey, yalnızca bir öğretim kurumu değildi. Düşünce ile kurumsallığın kesiştiği, hafızayla süreklilik kazanan bir yapıydı. Bilgi üretimi bu çerçevede anlam kazanıyordu.

Bu soruların peşinden giderek, aralıklarla üniversite üzerine yazmaya başladım. Zamanla bu yazılar birikti. Akademik yaşamın gündelik pratiklerinden yönetim kültürüne, bilimsel üretim baskısından temsil sorunlarına kadar uzanan gözlemler metinlere dönüştü.

Yaklaşık yirmi beş yılını üniversitenin içinde geçirmiş bir akademisyen olarak, bu yazılar giderek bir tür iç muhasebeye evrildi. Kısmen kişisel deneyimlerin, kısmen de içinde bulunduğumuz dönemin etkisiyle şekillenen bir sorgulama.

Bu süreçte kısa süreli bir yöneticilik deneyimi de bu soruları keskinleştirdi. Daha önce dağınık olan gözlemler, bir çerçeve içinde birleşmeye başladı.

Ve sonunda bu metinler bir kitapta toplandı.

Kitabın adı: Akademi Unutmazsa.

Neden “akademi”, neden “üniversite” değil?

Bu tercih, başlangıç noktasına bir gönderme yapıyor: düşüncenin mekânına. Bu mekânı var edenlerin hafızasına sahip çıkma ve belleği canlı tutma ihtiyacına.

Kitabın başındaki Gündüz Vassaf’ın önsözü, metnin çerçevesini düşündüğümden daha güçlü bir biçimde belirledi. Bugünün üniversitesini tanımlarken kullanılan dil, meseleyi yalnızca bir kurum tartışması olmaktan çıkarıp daha derin bir kırılma olarak görmeyi mümkün kıldı. Bu bağlamda, belki de anahtar kelime ilkesellikti.

Bu nedenle “akademi” kavramı benim için “üniversite”den daha kurucu bir anlam taşıdı. Çünkü hatırlanması gereken şey yalnızca bir kurum değil, o kurumu mümkün kılan düşünce zeminiydi. Bir bakıma, çatıyı değil, o çatıyı taşıyan temeli yeniden düşünmek gerekiyordu.

Ancak bu kitabın hikâyesi burada bitmedi.

Dosya yayınevlerine gönderildi. Farklı yanıtlar geldi. Bir yayınevi, böyle bir kitabın günümüz Türkiye’sinde genel okurun ilgisini çekmeyebileceğini düşündüğünü belirtti. Başka bir yayınevi basım için maddi destek talep etti. Bir kısmından ise yanıt gelmedi.

Bu tabloyu yalnızca içerikle açıklamak mümkün değil. Yayıncılık dünyasının da ciddi ekonomik zorluklarla karşı karşıya olduğu, risk alma alanının giderek daraldığı bir dönemden geçiyoruz.

Bu tür süreçler edebiyat ve düşünce dünyasında yeni değil. Ama zamanla şu düşünce daha belirgin hâle geldi: Belki de mesele yalnızca yayımlanmak değildi.

Yazının değeri çoğu zaman onun dolaşıma girebilme imkânıyla ölçülür. Eğer amaç paylaşmaksa, bunun yolları da değişebilir.

Bu nedenle kitap basılı bir nesne olarak değil, açık erişimli bir metin olarak yayımlandı.

Bu tercih yalnızca pratik bir çözüm değildi. Aynı zamanda kitabın içeriğiyle de uyumlu bir karardı. Çünkü hafıza üzerine yazılmış bir metnin mümkün olduğunca geniş bir dolaşıma açık olması anlamlı görünüyordu.

Bugün bir metne telefondan, tabletten ya da bilgisayardan ücretsiz olarak ulaşabilmek, onun kamusal varlığını güçlendiriyor. Özellikle üniversite gibi kamusal bir kurum üzerine yazılan bir kitabın bu erişilebilirlik içinde dolaşıma girmesi önemli.

Akademi Unutmazsa, bu anlamda yalnızca bir kitap değil. Aynı zamanda bir soru: Bir kurum, kendi hafızasını kaybettiğinde ne olur?

Bu soru yalnızca üniversiteye değil, daha geniş bir kamusal alana da uzanıyor. Çünkü bazı kurumlar yalnızca zayıfladıkları için değil, ne olduklarını hatırlayamadıkları için çözülür.

Bu metni yazarken bir şeyi de denedim: Yazdıklarımı herkesin erişebileceği bir biçimde dolaşıma sokmak. ISBN aldım, kitabı çevrimiçi yayımladım. Belki biraz bir samizdat pratiği gibi—düşüncelerin dolaşımını mümkün kılan, merkezden bağımsız bir yol.

Eğer bu mümkünse, bu yalnızca bana ait bir imkân değil. Herkes yapabilir. Belki de tam bu yüzden, düşüncelerimizin çeşitliliğiyle olması gereken üniversite fikrini—hatırlanması gereken akademiyi—yeniden kurabiliriz.

[1]Samizdat: Devlet tarafından yasaklanan metinlerin gizlice çoğaltılarak elden ele dolaşıma sokulması; özellikle Doğu Avrupa’daki komünist rejimler döneminde yaygın bir yayın pratiği.

Kaynak Perktaş, Utku (2026). Akademi Unutmazsa: Bellek, Etik ve Akademik Kültür Arasında Bir Arayış. Gündüz Vassaf’ın önsözüyle.ISBN: 978-625-00-6078-0

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.