DEM Parti Eş Genel Başkanı Bakırhan, PKK’lıların Türkiye’ye dönüşüne ilişkin resmi aşamaların tamamlanması için eylül sonu veya ekim ayını işaret etti. Bakırhan, yasayla birlikte Demirtaş ve Yüksekdağ’ın da siyasi hayata döneceğini belirtti.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, çerçeve yasanın çıkmasıyla birlikte başlayan takvimi değerlendirdi ve PKK’lıların Türkiye’ye dönüşüne ilişkin resmi aşamaların tamamlanması için eylül sonu veya ekim ayında tamamlanmasını beklediklerini söyledi. Bakırhan, sürecin sağlıklı ilerlemesi için Abdullah Öcalan’ın aktif biçimde devrede olması gerektiğini belirterek Barış ve Siyasallaşma Kurulu’nun bir an önce kurulması çağrısında bulundu. Bakırhan, çerçeve yasanın uygulanmasıyla birlikte Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve çok sayıda siyasetçinin yeniden siyasi hayata katılacağını belirtti.
Rudaw’ın sorularını yanıtlayan Bakırhan, özetle şu değerlendirmelerde bulundu:
“Süreç artık resmi bir çerçevede ilerliyor. Karar Resmi Gazete’de yayımlandı, yasada öngörülen kurul Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında kuruldu. Şimdi bir önemli safha daha var: Milli Güvenlik Kurulu’nun “teyit – tespit” kararı. Bu karar Resmi Gazete’de yayımlandığı an yasa tam anlamıyla yürürlüğe girecek.
“Bütün işaretler eylülün sonu ya da ekim ayını gösteriyor”
Dönüşler için şimdiden kesin bir tarih vermek doğru olmaz. Bu kadar hassas bir sürecin takvimini gün vererek konuşmak zor. Ama bütün işaretler bize eylülün sonu ya da ekim ayında bu resmi aşamaların tamamlanacağını, yasanın hayata geçeceğini gösteriyor. Herkesin merak ettiği “ilk dönüşler ne zaman başlar” sorusunun cevabı da bu takvime bağlı.
Burada bir noktanın altını özellikle çizmek istiyorum. Bu sürecin sağlıklı işlemesi, gelişlerin güvenli ve düzenli olması için Sayın Öcalan’ın aktif biçimde devrede olması şart. Bunu sadece biz söylemiyoruz. Feshedilen PKK’nin yöneticileri de aynı gerçeği ısrarla tekrarlıyor: Öcalan devrede olmadan hiçbir arkadaşına “silahı bırak, geri dön” çağrısı yapamayacaklarını söylüyorlar. PKK ile Öcalan arasındaki bağı bilen herkes, bunun laf olsun diye söylenmediğini bilir.
Sorun şu; Sayın Öcalan bugün son derece kısıtlı koşullarda bu rolü oynamaya çalışıyor. Bunun için önerimiz nettir: Sayın Öcalan’ın rolünü oynayabileceği Barış ve Siyasallaşma Kurulu bir an önce kurulmalı. Sayın Öcalan’ın gerçek anlamda devrede olabilmesinin yolu budur. Bu kurul oluştuğu andan itibaren, hem dağdan hem Avrupa’dan gelişlerin başlayabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Atılacak somut adımların çoğu siyasal, hukuki, toplumsal ve psikolojik alanlara yayılıyor ve önemli bir bölümü için tek bir virgül bile yazmaya gerek yok. Mesela kayyımlar iade edilebilir. Medyanın dili değişebilir. AİHM kararları uygulanabilir; rafta duran karar, karar değildir, ertelenmiş bir haksızlıktır ve o rafta yüzlerce arkadaşımızın ismi var. Yine barışı toplumsallaştırmak yalnız bizim işimiz olamaz; bizim elimiz her köşeye yetişmiyor, devletin de ikna etmesi, gitmesi, konuşması gerekir. Bunlar yapılırsa emin olun süreç daha fazla ivme kazanacaktır.
“Uygulama aşaması başladığında bugünkü belirsizliklerin çoğu dağılacak”
Dönecekler için belirlenmiş bir hukuki durum var, devletin hazırlığı var; bizim hazırlığımız daha çok siyasal-sosyal zeminde. Ama kâğıt üzerindeki hukuk, yüzmeyi kitaptan öğrenmeye benzer. Suya girmeden yüzme öğrenilebilir mi? Bir köprünün taşıyıp taşımadığı, çizimine bakılarak değil, üzerinden ilk kafile geçtiğinde anlaşılır. Uygulama aşaması başladığında bugünkü belirsizliklerin çoğu kendiliğinden dağılacak; kalanlar da masada konuşulacak. Demek istediğim, insanlar dönmeye başladığında hangi hükmün işlediğini, nerede aksama bulunduğunu daha açık göreceğiz. Gerektiğinde bazı maddeler değişecek, bazı boşluklar yeni düzenlemelerle giderilecektir.
Bu sürecin kendi aşamaları var. Herkesin bu aşamalara ve gerçekliğe uygun bir sabırla, bir sorumlulukla yaklaşması gerekiyor. Sorumlulukları özetle şu şekilde tarif edebilirim: İktidara düşen, barışı kalıcı kılacak siyasal iklimi oluşturmak ve üzerine düşen adımları zamanında atmaktır. Muhalefete düşen, barışı ve demokrasiyi birbirinin ön koşulu olarak görmekten vazgeçmektir; bunlar birbirini bekleyen değil, birbirini besleyen iki ana başlık olarak görülmelidir.
DEM Parti artık aktivist bir dille değil kurucu bir dille hareket etmek zorunda
Ama asıl konuşmam gereken, DEM Parti’ye düşen sorumluluk. Bizler de artık aktivist bir dille değil, kurucu bir akılla hareket etmek zorundayız. Bir şeyler talep eden, bekleyen taraf olmaktan çıkıp; Kürt meselesinin çözümü için gereken demokratik talepleri örgütleyen, onlara sahip çıkan bir özne olmalıyız.
Burada bir noktanın altını özellikle çizmek isterim. Bizim derdimiz “şunu isteriz, bunu isteriz” diyen, kendini özne olmaktan çıkarmış bir pozisyon değil. Demokratik talepler örgütlendikçe, o taleplerin hukuki karşılığı şu veya bu şekilde ortaya çıkar. Yerel yönetimlerin demokratik bir karaktere kavuşması, anadilinde eğitim ve örgütlenme hakkı gibi konular gökten zembille inmez; bunlar mücadelenin ve inşanın konusudur. Bu konuda esas olarak bize çok görev düşüyor.
“Süreç ve geri dönüşler Erbil’i, Süleymaniye’yi ve Ankara’yı eş zamanlı ilgilendiriyor”
Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin rolü tali değil, çok önemlidir. Çünkü Kürdistan Bölgesi de coğrafi konumu, tarihsel ilişkileri, siyasi kanalları ve sahadaki imkânları bakımından böyle bir yerde duruyor.
Geri dönüş sırasında mekanizmaların işlemesi için Bölgesel Yönetim’in hem sürece dahil olması hem de kolaylaştırıcı rol üstlenmesi konusunda bir mutabakat var. Bunun hukuki, idari, lojistik ve insani boyutları olacaktır. Bu boyutların hepsi Erbil’i, Süleymaniye’yi ve Ankara’yı eş zamanlı ilgilendiriyor.
“Kürtler bölgesel bir savaşın parçası olmayacaklarını, hiçbir gücün koçbaşı olmayacaklarını ısrarla söylüyor”
İran’daki savaş ve bölgede yaşanan gelişmeler, aslında Ortadoğu’daki dengeleri baştan aşağı değiştiriyor. Bu savaş bölgesel bir çatışmaya dönüşürse en çok kim etkilenir diye sorarsanız, cevabım açık: başta İran, Irak ve Suriye olmak üzere Kürtlerin yaşadığı hemen her yer risk altına girer. Zaten savaşın ilk günlerinden itibaren gördük bunu. İran rejimi ve ona bağlı güçler, kimi zaman doğrudan kendisi, kimi zaman Irak’taki İran yanlısı gruplar eliyle Kürdistan Bölgesel Yönetimi topraklarını hedef aldı. Bütün bunlara rağmen Kürtler bölgesel bir savaşın parçası olmayacaklarını, hiçbir gücün koçbaşı olmayacaklarını ısrarla söylüyor.
“Müzakere ve diyalogdan hem Şam kazançlı hem Kürtler kazançlı çıkar”
Peki, her Allah’ın günü saldırılar devam ederse Kürtler ne yapacak? Herhalde kurbanlık koyun gibi sessiz beklemeyecek. Şunu net söyleyeyim: saldırıya uğrayan herkes gibi Kürtlerin de kendini savunma hakkı var, bunda hiçbir Kürt dinamiği tereddüt duymaz. Ama Kürtler bugüne kadar başka güçlerin oyununa gelmedi, diyalogu ve müzakereyi esas aldı, bu çizgiyi de sürdürüyor. İran bence Suriye’yi örnek almalı. Bütün eksikliklerine rağmen Kürtlerle diyaloğu seçen bir Şam hükümeti var. Kürtler Suriye’de merkezi hükümetle meselelerini görüşerek çözmeye çalışıyor. Kürtlerle savaş halinde olan bir Şam mı daha istikrarlı olur, yoksa sorunlarını müzakere yoluyla çözmeye çalışan bir Şam mı? Cevap belli. Müzakere ve diyalogdan hem Şam kazançlı hem Kürtler kazançlı çıkar.
“En kısa sürede yenileneceğiz”
6 Eylül’de bir kongre yapacağız. 7 Eylül’den itibaren de büyük bir dönüşüm kongresinin hazırlığına başlayacağız. En kısa sürede hem programımızla hem dilimizle hem siyasetimizle hem de kadromuzla yenileneceğiz, güçleneceğiz.
6 Eylül’deki kongre şu yüzden önemli; yeni döneme uygun bir kadroyu, yeni bir yapıyı ortaya çıkaracak bir kongre olacak. Bu yönetim, güçlü bir iddianın hazırlığını yapacak. Ama şunu da net söyleyeyim: bizim asıl hedefimiz bundan sonraki kongreyi sadece bir siyasi parti kongresi yapmak değil. Onu demokratik cumhuriyet hareketinin kongresine dönüştürmek, bu hareketi Türkiye’nin her yerine genişletmek istiyoruz.
“Bu süreci sadece silahların susması ve birkaç yasal adımla açıklarsak eksik kalır”
Bu süreci sadece silahların susması ve birkaç yasal adımla açıklarsak eksik kalır. Bu süreç Türkiye’de çok şeyi değiştirecek. Siyasetin dili ve dinamiğinden tutalım toplumsal yaşama kadar geniş bir alanda ciddi değişimler yaratacağını düşünüyorum. Bu değişimi doğru okuyan ilerleyecek, günlük meselelere takılıp kalan ise geride kalacak. Bunu söylediğimde eminim birçok insan haklı olarak günceldeki bazı olumsuz örnekleri verecek. Bunları asla önemsiz görmüyorum. Bunlara elbette itiraz edeceğiz ama esas olarak değişen dünya, bölge ve Türkiye gerçeğini de doğru okumalıyız.
“Eskisi gibi devam edemeyiz”
Artık silahın, çatışmanın olmadığı bir döneme giriyoruz. Bundan sonra bize düşen görev sadece direnmek değil, bir şeyler kurmaktır. Yeni bir düzen, yeni bir gelecek fikri ortaya koymaktır. Eskisi gibi devam edemeyiz, yeni bir dil ve yeni bir yol lazım. Bundan sonra kim bir şey inşa ediyorsa, kim halka gerçek bir gelecek gösteriyorsa, siyasette söz onun olacak.
Yıllarca “güvenlik meselesi” dediler, demokratik alanı daralttılar, baskıyı meşru gösterdiler, çözümü hep ertelediler. Şimdi bu bahane ortadan kalkıyor. Geriye tek bir yol kalıyor: demokratik siyaset ve halkın çözüm iradesi. Bu bize büyük bir fırsat veriyor ama aynı zamanda büyük bir sorumluluk da yüklüyor. Artık sözümüzün, programımızın, çözme gücümüzün sınandığı bir döneme giriyoruz. Kongreye de bu gözle bakıyoruz.
“Demirtaş, Yüksekdağ ve binlerce arkadaşımız siyasi hayata katılacak”
Öte yandan çerçeve yasanın uygulanmasıyla birlikte Demirtaş, Yüksekdağ ve binlerce arkadaşımız; sürgünden dönecek olanlar ve daha birçok mücadele alanından arkadaşımız siyasi hayata katılacak. Topluma karşı olan sorumluluğumuzu omuz omuza yürüyerek sürdüreceğiz.”
( ALINTI www.rudaw.net/turkish/categories/interview/1282391 )