Türkiye’nin stratejik tercihi açık görünmektedir: Bölgesel yangının büyümesini engelleyecek diplomatik kanalların korunması ve Ortadoğu’nun yeni bir savaş coğrafyasına dönüşmesinin önlenmesine katkı sağlamak. Ortadoğu’nun geleceği, askerî güç yerine stratejik sabrın ve diplomatik aklın kazanıp kazanamayacağına bağlı olacaktır

Tacan İldem, Büyükelçi (E)
Ortadoğu bir kez daha tarihsel bir kırılma anından geçiyor. Bölgedeki gerilimler geçmişte de zaman zaman yükselmiş, savaşlar yaşanmış ve güç dengeleri değişmişti. Halen yaşanan gelişmeler ise yalnızca yeni bir çatışma döngüsüne değil, bölgesel düzenin temel parametrelerini yeniden şekillendirme potansiyeli taşıyan daha derin bir dönüşüme işaret etmektedir.
İran ile ABD ve İsrail arasında tırmanan askeri çatışma, artık sadece bu ülkeler arasındaki bir gerilim olmaktan çıkmıştır. Bu kriz, Ortadoğu’nun kırılgan jeopolitiğini daha da aşındırabilecek ve etkileri uzun süre hissedilecek bir stratejik belirsizlik ortamına sürükleyebilecek unsurlar barındıran çok katmanlı bir bölgesel bunalım özelliği taşımaktadır. Ortadoğu’daki güç dengeleri uzun süredir kırılgan bir denge üzerinde şekillenmekteydi. İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de vekiller aracılığıyla kurduğu nüfuz alanı ile İsrail’in askeri üstünlüğü ve ABD ile mevcut stratejik ortaklığı, bölgede esasen fiilî bir denge yaratmış görünüyordu. Ancak bu dengenin son yıllarda giderek istikrarsızlaştığı da ortadaydı.
İran’ın nükleer programı, balistik füze kapasitesi ve bölgesel vekil güçleri aracılığıyla yürüttüğü faaliyetler, İsrail tarafından varoluşsal bir tehdit olarak algılanmaktaydı. İsrail, bu kapasiteyi sınırlamaya yönelik örtülü veya açık operasyonları uzun süredir sürdürmekteydi. Son dönemde artan askeri faaliyetler, 12 Gün Savaşı’nın ardından yeni bir doğrudan çatışma aşamasını başlatmıştır.
Ortadoğu’da krizlerin en tehlikeli yönü, hızla bölgesel savaşa dönüşme potansiyeline sahip olmasıdır. Mevcut gerilim de bu riskten bağımsız değildir. Bu defa farklı olan, ABD’nin de İsrail güvenlik perspektifiyle şekillenen politikalar doğrultusunda çatışmanın doğrudan taraflarından biri haline gelmiş olmasıdır.
ABD açısından İran dosyasındaki öncelikler zaman içinde genişlemiştir. Trump yönetiminin ikinci döneminin ilk aşamalarında Washington’un temel hedefi, İran’ın nükleer silaha erişim imkânlarını sınırlamak ve bu konuda yeni bir anlaşma zemini aramak olmuştur. Ancak Aralık 2025’te Başbakan Netanyahu’nun Washington ziyareti sonrasında söylemin çerçevesinin belirgin biçimde genişlediği görülmektedir.
Bu aşamadan sonra ABD yönetimi, yalnızca İran’ın nükleer programını değil, balistik füze kapasitesini ve bölgedeki vekil güçler aracılığıyla yürüttüğü faaliyetleri de hedef alan daha kapsamlı bir yaklaşımı benimsemiştir. Başkan Trump, bu görüşme sonrasında yaptığı açıklamalarda İran’ın nükleer ve balistik füze programlarını sürdürmesi halinde İsrail’in olası bir askeri operasyonuna destek verebileceklerini ifade etmiştir.
ABD’nin son askeri operasyonuna ilişkin açıklamalar da dikkat çekicidir. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington’un İran’a yönelik operasyonunun gerekçelerinden birinin, İsrail’in zaten böyle bir saldırıya yönelmesinin neredeyse kaçınılmaz olduğuna dair istihbarî ve stratejik değerlendirmeler olduğunu belirtmiştir. Bu yaklaşım, bir yandan ABD’nin yalnızca İran tehdidini bertaraf etmeyi değil, aynı zamanda İsrail ile koordineli biçimde hareket ederek bölgesel tırmanmayı kontrol altında tutmayı amaçladığı şeklinde takdim edilmiş olsa da, Trump yönetimi bu karar nedeniyle hem ABD içinde hem de uluslararası alanda artan ölçüde eleştiriye muhatap olmaktadır. Eleştirilerin merkezinde, Washington’un İsrail’in askeri hareket alanını dolaylı biçimde genişleterek bölgesel bir savaşın başlangıcını tetiklediği yönündeki değerlendirmeler bulunmaktadır. Bu çerçevede Trump, Ortadoğu’da yeni bir savaşın fitilini ateşlediği ve Amerikan dış politikasının İsrail güvenlik öncelikleri tarafından ölçüsüz biçimde yönlendirildiği eleştirilerine maruz kalmaktadır.
İran’ın iç dinamikleri ve rejim değişikliği beklentisi
Mevcut gerilimi değerlendirirken meseleye yalnızca askeri dengeler açısından bakmak yeterli olmaz. İran’ın sahip olduğu askeri kapasite önemli olmakla birlikte, ülkenin iç siyasi ve toplumsal dinamikleri de geleceği belirleyecek kritik unsurlar arasındadır.
Tahran’da görev yapmış meslektaşım Büyükelçi Şafak Göktürk’ün de işaret ettiği gibi, İran’da uzun süredir “ağır çekimde bir dönüşüm” süreci yaşanmaktadır. Ancak İran’ın geleceğini belirleyecek temel faktör, dış askeri baskıdan ziyade ülke içindeki toplumsal ve kurumsal dinamiklerin nasıl evrileceği olacaktır.
Gerçekten de İran son yıllarda ekonomik sıkıntılar, toplumsal protestolar ve siyasal meşruiyet tartışmalarıyla karşı karşıyadır. Genç nüfusun beklentileri ile mevcut siyasi sistem arasındaki mesafe genişlemektedir. Bu durum ileride İran’ın dış politika tercihlerini etkileyebilecek potansiyel bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır.
ABD ve İsrail’in siyasa söylemlerinin İran’da rejim değişikliğini de hedeflediğine dair unsurlar içermesi, nitekim Dini Lider Hameney ve kimi üst düzey yetkilinin katledilişi, uluslararası hukukta kuvvet kullanma yasağı ve devletlerin egemen eşitliği ilkeleri açısından ciddi tartışmaları beraberinde getirmektedir. Bu çerçevede ABD ve İsrail tarafından izlenen politikaların, şimdiye kadar iyi-kötü küresel güvenlik ortamının temel aldığı belli ilke ve kuralların yer ve yeksan olduğu bir düzen kırılması içinde ve kuvvet kullanımının meşrulaştırılmaya çalışıldığı bir ortamda ileriye dönük tehlikeli bir emsal yaratmakta olduğuna kuşku yoktur.
Bölge ülkeleri ile küresel güçler ve Avrupa’nın yaklaşımı
Bölge ülkelerinin tutumu büyük ölçüde çatışmanın yayılmasını önlemeye odaklanan pragmatik bir çizgiye oturmaktadır. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri İran’ın bölgesel faaliyetlerinden kaynaklanan güvenlik kaygılarını korumakla birlikte, savaşın Körfez güvenliği ve ekonomik istikrar üzerinde yaratabileceği yıkıcı etkilerin de farkındadır. Bu nedenle bu ülkeler, bir yandan İran’ın askeri kapasitesinin sınırlandırılmasını desteklerken diğer yandan gerilimin bölgesel savaşa dönüşmesini engelleyecek diplomatik seçenekleri açık tutmaya çalışmaktadır.
Benzer şekilde, Katar arabuluculuk diplomasisini öne çıkararak taraflar arasında iletişim kanallarının korunmasını savunan bir politika izlemektedir.
İran’ın Körfez ülkeleri ile Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların dozu arttıkça bu ülkelerin İran’a karşı şimdiye değin benimsediği nispeten “müsamahalı” tutumun savaşın ilerleyen aşamalarında aynen devam edip etmeyeceği geçerli bir soru teşkil etmektedir.
Küresel aktörlerden Rusya ve Çin ise temkinli bir tutum sergilemektedir. Her iki ülke de İran ile ilişkilerini sürdürürken doğrudan askeri bir çatışmanın tarafı olmaktan kaçınmaktadır. Bu durum, küresel güç rekabetinin Ortadoğu’da giderek daha karmaşık ve çok katmanlı bir nitelik kazandığını göstermektedir.
Avrupa ülkelerinin genel olarak ihtiyatlı bir yaklaşım benimsemiş oldukları söylenebilir. Pedro Sánchez’in beyanlarıyla belirginlik kazanan İspanya’nın savaşa karşı çıkan ve gerilimin kontrol edilemeyen bir tırmanmaya yol açabileceğine dikkat çeken tutumu özellikle kayda değerdir. İspanya’nın bu yaklaşımı, çatışmanın bölgesel savaşa dönüşmesinin Avrupa güvenliği açısından yaratacağı riskleri vurgulayan ilkeli bir perspektif olarak öne çıkmaktadır. Sánchez’in sergilediği sağlam duruşun farklı ölçülerde İngiltere ve Almanya’nın yaklaşımlarını da etkilemeye başladığı gözlemlenmektedir.
Buna paralel olarak Giorgia Meloni ve Emmanuel Macron yönetimleri, İran’ın nükleer programı ve bölgesel faaliyetlerinin sınırlandırılması gerektiğini vurgulamakla birlikte, askeri yöntemlerin geniş çaplı bir krizi tetikleyebileceği riskine de işaret etmektedir. Öte yandan İngiltere ve Fransa’nın ABD’ye desteğini savunma amaçlı faaliyetlerle sınırlama yoluna gittiği görülmektedir. Genel olarak Avrupa’da İran politikasında ortak ve konsolide bir stratejik pozisyonun henüz oluşmadığı, bunun yerine güvenlik kaygıları ile diplomatik çözüm arayışları arasında salınan heterojen bir yaklaşımın hâkim olduğuna tanık olunmaktadır.
Enerji güvenliği de bu denklemde kritik bir rol oynamaktadır. Hürmüz Boğazı üzerinden geçen petrol ve doğal gaz ticareti dünya enerji piyasalarının stratejik damarlarından birini oluşturmaktadır. Bölgedeki askeri gerilimlerin artması, küresel ekonomik dengeleri, özellikle enerji arz güvenliğini, doğrudan etkileyen bir sınama niteliği taşımaktadır. Eğer Hürmüz Boğazı’ndaki enerji akışı hızla yeniden sağlanmazsa, bu kriz yalnızca küresel enerji fiyatlarını yükseltmekle kalmayacak; aynı zamanda Rusya’ya nefes alma imkânı verecek stratejik bir kazanç, Avrupa’ya ise ciddi bir külfet getirecektir.
Türkiye bu denklemin neresinde?
Ortadoğu’daki gelişmeler Türkiye açısından her zaman doğrudan sonuçlar doğurmuştur. Türkiye hem NATO müttefiki, hem de Ortadoğu’ya komşu bir coğrafyada yer alan bölgesel bir aktördür. Bu nedenle Ankara’nın izleyeceği politika, Avrupalı müttefik ve ortaklarınkiyle kıyaslanmayacak bir titizlik ve duyarlılığı ve çok boyutlu bir stratejik dengeyi gerektirmektedir.
Türkiye açısından güvenlik boyutu önceliklidir. İran ile uzun bir kara sınırına sahip olan Türkiye için bölgesel istikrarsızlık istenmeyen bir göç dalgası dahil doğrudan güvenlik riskleri yaratabilir. Irak ve Suriye’deki güç dengelerindeki değişimler de Ankara’nın stratejik hesaplarını etkileme potansiyeline sahiptir. Geçtiğimiz günlerde İran’dan atılan bir balistik füzenin NATO hava ve füze savunma sistemleri tarafından önlenmesi Türkiye’nin gelişmelerden doğrudan ve dolaylı etkilenme tehlikesini göstermektedir. Keza olası bir göç hareketinin sonuçlarının hesaba katılarak gerekli önlemlerin alınması bir zorunluluktur.
İran’da militan Kürt grupların İran rejimine karşı ABD ve İsrail’in kışkırtma ve teşvikiyle harekete geçirilmesi bölge ülkeleri yanı sıra Türkiye’nin güvenliğini de olumsuz yönde doğrudan etkileyebilecek bir istikrarsızlık alanı yaratabilir. Bu nedenle Ankara açısından İran sınırında bir güvenlik boşluğunun oluşmasını önlemek, olası mülteci akınını ya da ekonomik etkileri sınırlamak kadar önemlidir.
Ankara’nın genel tutumu, bölgedeki gerilimin kısa sürede yatışmasından yana ve her hal ve karda bu gerilimin Türkiye’ye sirayet etmesini önlemeye odaklanan temkinli ve dengeli bir çizginin korunması yönündedir.
Öte yandan, son yıllarda önemli bir ekonomik bunalımdan geçmekte olan ülkemiz açısından halihazır gerilimin enerji ve ekonomi boyutları da aynı ölçüde önemlidir.
Ortadoğu’daki gerilimde diplomatik kanalların açık tutulması kritik değer taşımaktadır. Diplomatik kapasite ise Türkiye’nin en önemli avantaj alanlarından biridir. Ankara son yıllarda çeşitli bölgesel krizlerde arabulucu veya kolaylaştırıcı rol oynayabilecek bir profil sergilemiştir. Her ne kadar Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinde mevcut sorunların bu kapasitenin kullanımı açısından sınırlayıcı bir etki doğuracağı düşünülebilirse de, yeri geldiğinde ABD ve diğer bölge ülkeleriyle temas yoluyla bir katkı sunulması mümkündür.
Sonuç
Ortadoğu bugün yalnızca bir askeri gerilimin değil, aynı zamanda dünyayı da etkisine alan yeni bir stratejik çağın eşiğinde bulunmaktadır. İran–İsrail hattında tırmanan ve ABD’nin doğrudan tarafı olduğu kriz, bölgesel düzenin kırılganlığını bir kez daha görünür kılmıştır.
Küresel güç rekabetinin Ortadoğu’ya yansıması, çatışma riskini azaltmaktan ziyade çoğu zaman daha karmaşık ve kontrol edilmesi zor bir jeopolitik ortam üretmektedir. Bu tablo içinde savaşın kazananının bulanıklaşacağı, fakat istikrarsızlığın bedelinin başta bölge ülkeleri olmak üzere çok geniş bir coğrafyada hissedileceği açıktır. Burada önemli husus güç politikasını uluslararası düzenin belirleyici ögesi olarak gören ve kural tanımaz tavrını her vesileyle hissettiren Trump yönetimini peşinden sürükleyen İsrail’in Gazze, Lübnan ve İran dahil Ortadoğu coğrafyasındaki maceracı politikasına ne zaman dur deneceğidir.
Geleceği belirleyecek olan yalnızca askeri güç projeksiyonu değil, diplomatik irade ve stratejik aklın üstünlüğü olacaktır. Bölgesel rekabetin kontrollü tırmanma sınırları içinde tutulabilmesi, yeni ve kalıcı bir çatışma döngüsünün önlenmesi açısından kritik önem taşımaktadır.
Türkiye’nin stratejik tercihi ise açık görünmektedir: Bölgesel yangının büyümesini engelleyecek diplomatik kanalların korunması ve Ortadoğu’nun yeni bir savaş coğrafyasına dönüşmesinin önlenmesine katkı sağlamak.
Ortadoğu’nun geleceği, askerî güç yerine stratejik sabrın ve diplomatik aklın kazanıp kazanamayacağına bağlı olacaktır.