DOLAR
45,7362
EURO
53,0373
ALTIN
6.630,84
BIST
13.808,20
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Yazar İpek Gökdel, ‘görünmeyen bağların romanı’ Ruh Meclisi’ni anlattı: Kimse durup dururken yan yana gelmiyor; ya öğretecekleri var ya ödetecekleri

N. İpek Gökdel, yeni romanı Ruh Meclisi’nde modern çağın narsisizmini, görünmez bağlarımızı ve ‘insanı karanlığa sürükleyen büyük kopuşu’ anlatıyor

Yazar İpek Gökdel, ‘görünmeyen bağların romanı’ Ruh Meclisi’ni anlattı: Kimse durup dururken yan yana gelmiyor; ya öğretecekleri var ya ödetecekleri
24.05.2026 01:00
0
A+
A-

Zeynep Aksoy*

“Ruhunu ruhuma iliştiren kırk kişinin ve bir aşkın öyküsü…”

N. İpek Gökdel’in kaleme aldığı Ruh Meclisi; âdeta, okura kendi yaralarını, kendi geçmişini ve kendi hayat masasında oturanları sorgulatan bir ayna tutuyor…

Davranışlarımızın ve hislerimizin ne kadarı sadece bize ait, ne kadarı kuşaklar boyu aktarılan kolektif hafızanın birer parçası? Gökdel, romanında aşkı, insan ilişkilerini ve modern dünyanın yarattığı kopuş hissini metafizik ve kolektif hafıza tartışmalarıyla birlikte ele alıyor. Edebiyatta sezgi, kader ve insanın anlam arayışına odaklanan Gökdel, “kanıtlanamayan gerçeklikler” üzerinden insanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu bağı sorguluyor.

Gökdel ile Ruh Meclisi’nden yola çıkarak aşkı, hafızayı, çağın yalnızlığını ve insanın görünmeyen taraflarını konuştuk.

Ruh Meclisi’ni “ispatlayamayacağınız bir gerçeklikten” doğan bir roman olarak tarif ediyorsunuz. İnsan bazen kanıtlayamadığı şeylere, kanıtlayabildiklerinden daha mı fazla inanıyor?

Hepimizin -istisnasız herkesin- içindeki bir ses, yaşamın gizli sırları olduğunu fısıldamıyor mu? İnsan sezgisini kıymetli kılan da kanıtlarımızın olmayışı değil mi? Hakikate; akılla değil, insanın sezgisel izlerini takip edilerek varılıyor, bence. Ruh Meclisi biraz da o izlerin romanı. İspatlayamadığımız ama bizi birbirimize bağlayan ‘ezeli ağ’ın romanı.

Roman boyunca hissedilen şeylerden biri şu: Bazı insanlar hayatımıza giriyor ve sanki bizi değiştirmek için gönderilmiş gibi davranıyorlar. Sizce insan ilişkileri seçimlerimizin sonucu mu, tesadüfler mi, yoksa çok daha eski bir hikâyenin devamı mı?

Tesadüflere inanmıyorum. İnansam bu hayatı anlamak da yazmak da çok daha kolay olurdu. Bazı insanların kilitli bir kapıyı açmak için hayatıma girdiğini deneyimledim. Bazen bir yarayı görünür kılmak, bazen bizi dönüştürmek, bazen de unuttuğumuz bir tarafımızı hatırlatmak için karşılaşıyoruz. Ruh Meclisi’nde bunu anlatmaya gayret ettim. Bazı karşılaşmalar ezelde yazılmış, bizden büyük bir hikâyenin pasajı sanki. Kimse durup dururken yan yana gelmiyor, şansa bir ruhun annesi, babası, dostu, sevgilisi olmuyor. Ya öğretecekleri var ya ödetecekleri…

Modern hayat bize her şeyi açıklamaya çalışıyor. Algoritmalar, veriler, psikoloji, nörobilim… Siz ise görünmeyen bağlardan söz ediyorsunuz. Sizce çağımızın en büyük yoksunluğu anlam mı, gizem mi?

Yaşadığımız şu acayip dönemde insan bilgiye hiç olmadığı kadar yakın ama hakikate bir o kadar uzak. Her şeyi ekranlarda görüyoruz ama hiçbir şeyi derinden yaşamıyoruz. Herkesle konuşuyoruz ama gerçekle bağ kuramıyoruz. Sosyal medyada kendimizi “alıntılarla” ifade ediyoruz ama gitgide özümüze yabancılaşıyoruz. Bu son hız koşan, niceliğin niteliğe tercih edildiği çağda en büyük kaybımız metafizikle bağımızın kopması. Metafizik dediğimde insanlar doğaüstü bir kavramdan bahsettiğimi zannediyorlar. Oysa bilim dünyasını alt üst eden ve yazdıkları hiçbir formülle uyuşmayan hakikatler gün yüzüne çıkmaya başladı. O hakikatlerden koptu insanlık. Oysa “anlam” bilinmeyene saygıdan doğar.

N. İpek Gökdel

“Ruhunu ruhuma iliştiren kırk kişinin ve bir aşkın öyküsü” cümlesi çok çarpıcı. İnsan hayatını gerçekten büyük aşklar mı şekillendirir, yoksa küçük ama derin temaslar mı?

Aşk konusu epey karmaşık. Sınırları belirsiz, nerede başladığı nasıl bittiği, bitince neden kıymetlendiği, tutku ve sevgiyle alakası, kimyasal ve biyolojik tepkimeleri iç içe geçmiş durumda… En azından benim zihnimde “gayb” dosyasında duruyor. Oysa, bazen birkaç dakikalık bir karşılaşma ya da bir ömür süren bir dostluk hatta ebeveynlik insanın yönünü değiştiriyor. Derin temasların etkisinin yıllar sonra ortaya çıktığını düşünüyorum. Ruhunuza değen herkes sizde kalıyor. Hikâyesi olan her karşılaşma bizi oluşturuyor. Her hikâye bir tuğlamız gibi. Ruh Meclisi’ni yazarken anladığım şey bu; o kırk tuğladan birini çekseniz ben yıkılırım. O aşkı benden söküp alsanız ben, ben olamam.

Romanın merkezinde hafıza hissi var. Ama bu yalnızca kişisel hafıza gibi durmuyor. Sanki kuşaklardan, geçmiş yaşamlardan ya da kolektif bir yerden taşınan bir duygu da var. Sizce insan sadece kendi yaşadıklarını mı taşır?

Davranışlarımızın yüzde 5’i bilinçli, yüzde 95’i bilinçdışıysa… İnsan sadece kendi tecrübelerinden oluşuyor olabilir mi? Kolektif bilinçten çektiklerimiz, ailelerden, kuşaklardan, susulmuş hikâyelerden, hatta hiç yaşamadığımız duygulardan izler taşıyoruz. Bazı korkularımızın, özlemlerin kaynağı bugün yaşadığımız olaylarla alakası olmayabiliyor. Böyle bir farkındalık beni büyülüyor. Hafıza ve duygu arasındaki bağ öylesine güçlü ki… Yakın hissedersek bize ait olmayan anılara bile dâhil olabiliyoruz.

Bugünün dünyasında insanlar birbirine çok bağlı görünüyor ama aynı anda çok yalnızlar. Sizce çağımızın ilişkilerindeki temel kırılma ne?

İnsanlar görülmek istiyor ama gerçekten birbirine bakmıyor. Sistem narsisit bireyler meydana getirdi. Bu öyle bir endüstri ki milyonlarca ‘peygambercik’ dolaşıyor etrafımızda… Bu vahiy pazarlamacıları, insana nasıl yaşaması gerektiğini söylüyorlar, huzur için kristal taş, bereket için kırmızı bileklik, yarın için kehanet satıyorlar. Amaç insana -sözde- mutluluk satmak. Eğer amacına ulaşamazsan ya doğru nefes almamışsındır ya yeterli saat meditasyon yapmamışsındır ya bedenine detoks içeceği yollamamışsındır. Dolayısıyla, ne olduğunu bilmedikleri o mutluluğa ulaşmak isteyen insanlar da her yolun mubah olduğu, ne pahasına olursa olsun haz kazanmanın esas olduğu çılgın bir alışverişe başladılar. Topyekûn hastalandık, bence. Çağımızın en büyük kırılması bu; iman yoksa anlam da yok, erdem de. İnsan yok, hatta. Geriye kalan ise meta ve narsisistleştirilmiş müşteri.

Sizin romanlarınızda kötülük çoğu zaman bağını kaybetmiş insanlardan çıkıyor gibi… Sizce insanı karanlığa sürükleyen nedir?

İnsanı karanlığa sürükleyen şey çoğu zaman kopuş. Kendisinden, özünden, saflığından, vicdanından, ailesinden, ahlaktan kopuş. Koptukça, geçmişiyle bağını kaybediyor, gelecek anlam yitiriyor. Hakikatten kopan, tekamülü aramayan, erdemi talep etmeyen insan kararıyor, ışık saçamaz hale geliyor…

Yazarken karakterlerinizi kontrol eden taraf siz misiniz, yoksa bazı karakterler bir noktadan sonra yazarı da sürüklemeye başlıyor mu?

İç içe geçmiş, düğüm olmuş bir durum, bence. Başka yazarları bilemem, ancak benim karakterlerimin kendi hafızaları ve iradeleri var. Bu biraz ürkütücü ama aynı zamanda büyülü bir süreç.

Romanınız görünür dünyadan çok görünmeyenin peşine düşmüş gibi. Sizce insanlar bugün neden yeniden spiritüel anlatılara, sezgiye ve kadim bağ fikirlerine yöneliyor?

Modernizm, post-modernizm, teknoloji çağı… Hiçbiri insanın ruhunu tam olarak doyuramadı. İnsan hâlâ anlamını arıyor. Bilim açıklasa bile kalp başka bir cevap istiyor. O cevap henüz gelmedi. O yüzden sezgiye, kadim anlatılara ve görünmeyen bağ fikirlerine ihtiyacımız asla nihayet bulamaz, bence.

Aşk bu romanda romantik bir duygudan çok kaderi dönüştüren bir kuvvet gibi hissediliyor. Sizce aşk insanın kim olduğunu ortaya çıkarır mı, yoksa insanı tamamen başka birine mi dönüştürür?

Dönüştürmüyorsa aşk değildir. Sevgidir, tutkudur, fedakârlıktır, birlikteliktir, ilişkidir… Ama kesinlikle “aşk” değildir. Gerçek aşkın içinde kendini bulmazsın, kendini kaybedersin. Aşk’a düşen artık aynı insan olamaz, el mecbur değişir.

Reklamcılık, televizyon, hikâye geliştirme… Uzun yıllar farklı anlatı biçimlerinin içinde oldunuz. Bugün size göre iyi hikâyeyi büyük yapan şey kurgu mu, duygu mu?

Hikâyeyi büyüten, sürükleyen, dinlenir-seyredilir, okunur kılan tek şey duygu. Kurgu önemlidir ama insanın içine işlemeyen hiçbir hikâye kalıcı olmaz. Okur, mükemmel planlanmış olay örgüsünü değil; hissettiği şeyi hatırlar.

Okurlarınız yıllardır sizin kurduğunuz evrenlerde kaybolmayı seviyor. Sizce insanlar neden hayatı anlamak için kurmacaya ihtiyaç duyuyor?

Kurmaca bir nevi kısayol oluşturmak. Hikâyeleştiğinde, gerçeği gerçek hayattan daha çıplak, daha dolaysız, daha direkt görüyoruz. İnsan; edebiyatta, tiyatro eserinde ya da sinemada hatta dizilerde kendini arıyor. Başka hayatlara bakarak kendi karanlığını anlamaya çalışıyor. Velhasıl kısayol kullanıyor.

Ruh Meclisi’ni yazdıktan sonra hayata, insanlara ya da geçmişinize bakışınız değişti mi?

Bazı bağların sandığımızdan çok daha derin olduğunu kendime ispat etmem gerekiyordu. Yazarken, bir yolunu bulup okurlarıma klişeleşmiş doktrinlerden, öğretilmiş davranışlardan, plastik personalardan nasıl kurtulacağını anlatmam gerekiyordu. Tüm yaralarımı bütün çıplaklığıyla okura gösterirsem feyz veririm diye umut ederek yazdım.

Kitapta görünmez bağlar kadar görünmez yaralar da hissediliyor. Sizce insanın en derin yaralarını zaman mı iyileştiriyor?

Zaman, hakikatten kaçanların işine yarar. Anıların üzerini örter, sen unuttum zannedersin. Oysa insan değişmeye, tekamüle niyetliyse, yaşadığı her olaya bir mana verdiğinde bir süreç başlar. Sen bir farkındalık adımı atarsın, kâinat sana doğru eğilir.

Son olarak… Eğer gerçekten bir “ruh meclisi” varsa ve hayatımız boyunca bizi şekillendiren herkes aynı masada oturuyorsa, siz o masada en çok kime bakmak isterdiniz?

Benden daha iyi bir sürüm olduğuna yürekten inandığım kızıma bakmak isterdim.

ETİKETLER: , , , ,
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.